— Benim bebeğime dokunma! — diye bağırdı Narin, ablasının elinden sarışın saçlı porselen bebeği çekerek. — Anne! Dilara yine benim oyuncaklarımı alıyor!
— Amma yaptın ha, cimri seni! — diye tersledi sekiz yaşındaki Dilara, ama yine de bebeği bıraktı. — Sanırsın kraliçe buldun!
— Kızlar, sabah sabah ne bu gürültü! — Gülay mutfaktan çıktı, ellerini havluyla kuruluyordu. — Dilara, kız kardeşini rahat bırak. Senin ne oyuncakların var.
— Benimkiler hep eski, onunkiler yeni! — diye isyan etti Dilara. — Haksızlık bu!
— Çünkü ben küçüğüm, — diye gururla söyledi Narin, bebeğini göğsüne bastırarak. — Annem öyle dedi.
Dilara dişlerini sıktı ve sessiz kaldı. Evet, annesi gerçekten öyle demişti. Ninem de. Teyzem Lütfiye de. Herkes sürekli tekrarlıyordu: “Narin küçücük, ona hoşgörülü olmalısın”, “Narin hastalıklı, onu korumalısın”, “Narin ne kadar tatlı bir kız.”
Peki ya Dilara? Dilara büyük, Dilara güçlü, Dilara anlamalı. Hep anlamalı ve hep ödün vermeli.
— Hadi kahvaltıya gelin, — diye yorgun bir sesle ekledi annesi. — Kız kardeşini de çağır.
Okulda Dilara evdeki dertlerini unutmaya çalışıyordu, ama orada bile küçük kız kardeşinin hayaleti peşini bırakmıyordu. Öğretmenleri Ayşe Hoca sık sık Narin’i sorar, hastalandı mı diye, birinci sınıfa ne zaman başlayacağını merak ederdi.
— Peki sen, Dilaracığım, kız kardeşine okul için hazırlanmasında yardım ediyor musun? — diye sormuştu bir gün dersten sonra.
— Ediyorum, — diye yalan söyledi Dilara.
Aslında bu çalışmalardan nefret ediyordu. Narin nazlanır, harfleri öğrenmek istemez, yorulduğundan şikayet ederdi. Annesi ise her seferinde, “Ne diye ona takılıyorsun? Çocuk yorgun, görmüyor musun?” derdi.
— Narin, “A” harfi böyle yazılmaz! — diye sinirlenirdi Dilara, eğri büğrü çizilmiş karalamayı silerek. — Bak, nasıl yazılacağı bu!
— İstemiyorum! — diye sızlanırdı kız kardeşi. — Elim ağrıyor!
— Hiçbir yerin ağrımıyor! Sen tembellik ediyorsun işte!
— Anne! Dilara bana kötü söz söyledi! — diye hemen bağırırdı Narin.
Ve annesi elbette Dilara’yı azarlardı. Hep Dilara’yı azarlardı.
Narin okula başladığında, Dilara artık kız kardeşinin ders çalışmanın, çaba göstermenin, zayıf notlar almanın ne demek olduğunu anlayacağını ummuştu. Ama nafile. Narin kolayca öğreniyor, hep beş alıyor, öğretmenler ise ona bayılıyordu.
— Kız kardeşin ne kadar zeki! — diye hayranlıkla anlatıyordu Dilara’nın sınıf öğretmeni. — Tam bir birincilik öğrencisi olacak. Sen de ondan nasıl ders çalışılacağını öğrensen.
Dilara sessizce yumruklarını sıkıyordu. Ne diyebilirdi ki? Narin’in zekice değil de şanslı olduğunu mu? Her şeyin ona zahmetsizce, emeksiz geldiğini mi? Oysa Dilara en azından bir dört alabilmek için gece yarılarına kadar ezber yapmak zorundaydı.
Evde de rahat yoktu. Narin gerçek bir güzellik olarak büyüyordu – sarışın, mavi gözlü, narin tenli. Komşular onu görünce, “Aman Allah’ım, ne bebeği bu! Tıpkı bir melek!” diye şaşırırlardı.
Peki ya Dilara? Dilara sıradandı. Güzel değil, çirkin de değil – kestane saçlı, ela gözlü milyonlarca kızdan biri.
— Bizim Narin’imiz bir artist olacak, — diye hayalperest bir tavırla konuşurdu annesi, kızının saçlarını tararken. — Ya da manken. Öyle bir güzellikle, kullanmamak günah.
Dilara duymamış gibi yapardı, ama her kelimesi yüreğini yakardı. Demek ki kendi görünüşünden istifade etmesi günah değil miydi? Demek ondan makul bir şey çıkmaz mıydı?
— Ben doktor olacağım, — diye usulca söylemişti bir gün.
— Doktor mu? — diye şaşırdı annesi. — Eh, başarabilirsen. İyi çalışman gerek.
“Başarabilirsen”. “Başarırsın” ya da “Mutlaka olursun” değil, “başarabilirsen”. Sanki annesi ona hiç güvenmiyormuş gibi.
Bu arada Narin büyüyor ve güzelleşiyordu. Lisede erkekler peşinde koşmaya başladılar. Nazlanır, göz kırpar, hediye ve çiçek alırdı. Dilara bu durumu acı ve kıskançlıkla izliyordu.
— Bak, bana Emre bu küpeleri hediye etti! — diye cı
İki el, aynı anda uzandı, çay bardaklarının üzerinde beklenmedik bir sıcaklıkla birleşti ve Ayşe’nin neşeyle atlayışları arasında artık geçmişin gölgesi değil, ortak bir geleceğin umuduyla dolan sessizlik fark edilmeden kayboldu.




