Sabahın telaşı, İstiklal Caddesi yakınlarında kendine özgü bir ritim tutturmuştu: betona vuran topuk sesleri, üst kattaki trafikte yükselen kornalar, sonbahar havasını yaran nostaljik tramvayın sesi. Elif, soluk mavi kapıcı üniformasıyla elinde buğulu bir karton bardakla bir hayalet gibi dolaşıyordu. Yedi aylık hamile, bitkin ve zar zor ayakta duruyordu, yine de işinin başındaydı. Her zamanki gibi Taksim’in altgeçidine yöneldi; çiçek tezgâhlarını, seyyar satıcıları ve sokak sakinlerinin dağınık eşyalarını aştı. Çoğu insan bakışlarını kaçırıyordu. Elif öyle yapmadı. Yapamazdı. Tüm yaşadıklarından sonra.
İşte tam o an onu gördü.
Beton duvara yaslanmış, gölgelerin arasına büzülmüş, birkaç kez rastladığı adamdı bu: kıvırcık saçları alnına dökülmüş, kucağında baston, para için fersude bir şapka. Ama ötekilerden farklı bir tarafı vardı. Bağırmıyordu. Dilenmiyordu. Sadece oturmuş… izliyordu.
Elif duraksadı, yanına sokuldu. Ceket cebindeki buruşuk yüz liralık banknotu -dünün bahşişi- uzattı.
“Al da sıcak bir şeyler iç, tamam mı?” diye fısıldadı. “Fazla değil, biliyorum.”
Adam hemen almadı.
Bunun yerine karnına baktı.
“Hep bu kadar cömrert misin?” diye kuru bir sesle sordu.
Elif omuzlarını silkti. “Ömrümü her iki yolda da geçirdim ben.”
Adam zoraki gülümsedi ve parayı aldı.
Ama parmakları adamınkine değdiğinde, gözlerinde tuhaf bir ışık belirdi. Tanıdık bir hüzün. Sanki pişmanlık.
“Bak,” diye aniyle etrafına bakınarak, “Yarın buradan geçecek misin?”
Elif gözlerini kırpıştırdı. “Geçerim. Hep geçerim.”
Adam bir karış ileri eğildi. “Belki de geçmeyesin. Yarın. Buradan.”
Nefesi kesildi Elif’in.
“Neden?” diye zor duyulur bir sesle sordu.
Ama o sırtını dönmüş, kapüşonunu çekip gölgelere gömülmüştü bile.
Elif oracıkta çakılı kaldı. İstanbul, hiçbir şey olmamış gibi etrafında uğulduyordu, kimse sıradan bir sabahına uğursuz bir söz fısıldamamışçasına.
Tehdit miydi bu? Tuzak mı?
Yoksa bambaşka bir şey mi?
O akşam Tarlabaşı’ndaki loş odasına döndüğünde anı zihninde tekrar tekrar canlandırdı. O gözler. Sesindeki aciliyet. Söyleyecekken vazgeçtiği o tuhaf tereddüt. Çökük yatağında büzülmüş, bir eli karnında, diğeri telefonda, gece yarısı arayabileceği birini düşündü. Yoktu. Ne ailesi… ne de can-havliyle koşacak bir dost.
Sadece o adam.
Onun sözleri.
“Belki de geçmeyesin.”
Henüz bilmiyordu ama anlatmak istediği şey… her şeyi allak bullak edecekti!




