Gitti, ama daha da yaklaştı

O yıllar evvel, hatırlıyorum da…
Ahmet gazetesini indirdi, karşısında duran eşinin ateşli bakışlarına baktı. “Bana laf yetiştirme sakın ha!” diye sert bir tonda konuşuyordu Gülsüm, yumrukları sıkılı bir halde odanın ortasında duruyordu. “Otuz senem sana gitti, Ahmet! Otuz sene! Peki sen? Hep susuyor, kapıya hava kar demiş balık gibi!”

Gülsüm’ün saçlarına aklar düşmüştü, öfkeden yüzü kıpkırmızıydı. Ahmet biliyordu, yine kavga çıkacaktı.
“Gülsüm’cüğüm, biraz sakinleş. Şöyle güzelce konuşalım.”
“Güzel mi?” Ellerini havaya kaldırdı. “Sen en son ne zaman benimle güzelce konuştun ki? Ne işim vardı, içimde neler geçiyor diye sordun mu? Şimdi söyle bakalım, Ahmet?”

Ahmet gazeteyi katlayıp masanın üzerine özenle bıraktı. Kalkıp pencereye yürüdü. Camın ardında sonbahar yağmuru usulca yağıyordu, akça ağaç yaprakları sararıyor, birer ikişer düşüyordu.
“Haklısın,” diye mırıldandı. “Gerçekten az konuşuyorum.”
“Az mı?” Gülsüm öfkeden boğulacak gibiydi. “Sen benimle hiç konuşmuyorsun ki! İşten gel, sessiz sedasız akşam yemeğini ye, televizyona bakakal. Komşumuz Fatma Hanım’ın torunu üniversiteyi kazandı diye anlattım, sen ‘Hım, güzel’ dedin. ‘Bahçeye gitmek istiyorum, domates toplayacağım’ dedim, sen ‘Canın ne isterse’ dedin. Ben senin karın mıyım Ahmet, yoksa evdeki manken mi?”
Ahmet ona döndü. Gülsüm’ün gözleri doluydu ama inadına tutuyordu yaşları.
“Özür dilerim,” dedi. “Bu kadar önemli olduğunu bilemedim.”
“Bilemedin!” diye acı bir kahkaha attı. “Vah Ahmet, sen hiç benim için ne düşünüyorsun ki? Kimim ben sana? Aşçın mı? Çamaşırcın mı? Yoksa şu eski terliklerin gibi alışkanlıktan ibaret mi?”
Bir şey söylemek istedi ama Gülsüm çoktan dönmüş, kapıya doğru yürüyordu.
“Sus bence. Zaten cevabı biliyorum.” Kapı çarpıldı.
Ahmet salonda yalnız kaldı. Mutfakta Gülsüm’ün gürültülü adımlarını, tabakları hışımla koyuşunu dinledi. Sonra orası da sussuzluğa büründü.

Tekrar koltuğuna çöktü, gazeteyi eline aldı ama okuyamadı. Harfler gözünün önünde dans ediyordu. Gülsüm haklıydı. Gerçekten ondan uzaklaşmıştı. Bu ne zaman başlamıştı? Annesi vefat ettikten sonra mı? Yoksa fabrikada şef olup işine tamamen hapsolduğu daha eski zamanlarda mı?

Gülsüm’le nasıl tanıştıklarını hatırladı bir an. O zamanlar Gülsüm, Beyoğlu’ndaki bir kitapçıda tezgahtardı. Kendisi elektrik mühendisliği kitabı almaya girmişti. Gülsüm öyle içten gülümsemişti ki, niye geldiğini unutmuştu. Öylece bakakaldı kızcağıza. Ta ki Gülsüm “Yardım ister misiniz?” diyene dek.
“Ben… bana şöyle güzel bir kitap verseniz,” diyebilmişti o zaman.
“Ne okumayı seversiniz?” diye sormuştu Gülsüm.
“Her şeyi. Teknik kitaplar, polisiyeler, klasikler.”
Gülsüm eline bir Ömer Seyfettin kitabı vermişti.
“Buyurun. Sevdiğine dair hikâyeler. Çok mânidar yazılmış.”
Ahmet kitabı almış ama Ömer Seyfettin’i değil, o güler yüzlü, sıcak bakışlı kızı düşünmüştü. Ertesi gün yine çıkmıştı kitapçıya.
“Beğendiniz mi?” diye sormuştu Gülsüm.
“Çok. Başka ne tavsiye edersiniz?”
Bu böyle haftalarca sürmüştü. Kitap alır, konuşmak için sebep arardı. Sonunda cesaret edip Eminönü’ndeki Atlas Sineması’na çağırdı.
“Yeni bir Yeşilçam filmi var,” demişti. “Gelmek ister misiniz?”
Gülsüm gülmüştü.
“Bir türlü diyemeyeceksiniz diye düşünüyordum.”
Bir sene sonra evlenmişlerdi. Ahmet o ilk evlerini, Üsküdar’ın uç bir semtindeki küçücük bir oda bir salonu hatırlıyordu. Gülsüm perdeleri asıyor, kendisi rafları çakıyordu. Akşam olunca mutfakta oturur, çay içer, hayaller kurarlardı.
“Bize iki çocuk nasip olsun isterim,” derdi Gülsüm. “Biri kız, biri oğlan.”
“Ben bahçeli bir ev isterim,” diye karşılık verirdi Ahmet. “Sen çiçek yetiştirirsin, ben de garajda aracımla uğraşırım.”
“Bir de hiç kavga etmeyelim,” diye eklerdi Gülsüm.
“Hiç kavga etmeyiz,” diyerek alnından öperdi Ahmet.
Ama çocuk olmamıştı. Doktorlar ellerini açıp “Böyle şeyler olur, üzülmeyin, kendi hayatınızı ya
Artık sessizlikten korkmuyorlardı, çünkü yüreklerinin sıcak atışı, kahvaltı sofrasında birbirine karışan ellerinde titreyen bu sessiz anlarda bile konuşuyordu.

Rate article
Lifequest
Gitti, ama daha da yaklaştı