Gelinçıkmaz Düğün
Ece, beyaz gelinliğiyle aynanın karşısında dururken, tüm bunların böyle yaşandığına inanamıyordu. Elbise üzerinde kusursuzdu; annesi, bir tüyü bile kıpırdamayacak şekilde üç hafta didinmişti. Şimdiyse bu güzellik, bir kefen gibi sırıtıyordu üzerinde.
“Ececiğim, hazır mısın?” diye odaya başını uzattı annesinin can dostu, Ayşe Teyze. “Misafirler gelmeye başladı, arabalar da geldi.”
“Hazırım,” diye yalan söyledi Ece, duvağını düzeltirken. “Ayşe Teyze, iptal etsek mi? Bir tuhaflık var sanki…”
“Ne diyorsun sen, kuzum!” dedi kadın ellerini çırparak. “Annen emek verdi, para döktü! Hem tüm misafirler geldi, sofralar kuruldu. Mehmet’ine gelince…” Ayşe Teyze başını iki yana salladı. “Suçu kendinde! Son anda kaçacak ne vardı!”
Annesi Sevim Hanım, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı, ama kararlı bir ifadeyle içeri girdi.
“Tamam Ececiğim! Yeter artık sızlanma!” dedi dimdik. “O aklıevvele ben bayramımızı zehir ettirmem! Düğünümüzü yapacağız, tüm Bursa görsün benim kızım ne güzel!”
“Anne, ama bu saçmalık! Damatsız düğün! İnsanlar ne der?”
“Ne derlermiş?” Annesi yaklaşıp Ece’nin küpelerini düzeltti. “Derler ki, Sevim Hanım aferin, evde oturup ağlamak yerine herkese kızının layık olduğu değeri göstermiş! Derler bunu!”
Ece iç geçirdi. Anne, yine bildiğimiz Sevim Hanım’dı. Bir şeye karar verince ikna edilmesi imkânsızdı. Bu kararı, Mehmet’in dün akşam telefon açıp, “Aile hayatına hazır değilim,” dediği anda vermişti zaten.
“Anne, rezil oluyoruz, anlamıyor musun?” diye bir kez daha denedi Ece.
“Rezil olmak, kızın bir ömür değersiz bir adamı beklemesidir! Biz ise onsuz da yaşayabileceğimizi göstereceğiz!” diyerek annesi kapıya döndü. “Tamam, konuşma bitti. Çıkıyoruz!”
Salonda kırk kişi vardı neredeyse. Akrabalar, komşular, annesinin iş arkadaşları. Fısıldaşıyor, acıyan bakışlar fırlatıyorlardı. Ece, kendini bir absürd tiyatro oyununda gibi hissetti.
“Ece’ciğim, aman ne de güzelsin öyle!” diye koşarak geldi kuzeni Leyla. “Peki… şey yani… nasıl gidiyor?”
“Gördüğün gibi işte,” dedi Ece kuru kuru.
Annesi, genelde müzisyenlerin çaldığı küçük yükseltiye çıktı, kaşığıyla bardağı tıkırdattı.
“Sevgili dostlarım!” diye başladı. “Bugün özel bir gün. Kızım Ece, yeni hayatına… layık olmayanlardan özgürlüğüne mutlu olma hakkına… evleniyor!”
Salonda bir sessizlik çöktü. Biri boğazını temizledi.
“Sevim, sen delirdin mi?” diye fısıldadı teyzesi Lale.
“Aksine, hayatımda ilk defa aklım başıma geldi!” dedi annesi. “Ece, gel yanıma!”
Ece isteksizce annesinin yanına gitti. Annesi omzuna dokundu.
“İşte benim güzeller güzeli kızım! Akıllı, güzel yürekli, altın gibi elleri var! Salak Mehmet ise ona layık bile değil! Herkes bilsin: Biz ağlamıyoruz, biz kutluyoruz!”
“Anne, bırak artık,” diye dişlerinin arasından geçirdi Ece.
“Bırakmam!” Annesi kadehini kaldırdı. “Kızımız için! Hayatını bağlamaması gerektiğini zamanında anladığı için!”
Misafirler tedirgin kadehlerini kaldırdı. Kimi, “Ece’ye,” diye mırıldandı, kimi sessizce yudumladı.
“Haydi şimdi sofraya!” diye ilan etti annesi. “Eğlenelim bakalım!”
Ece, masanın baş köşesindeki yerine oturdu. Yanında, damat için ayrılmış, şeritlerle süslenmiş boş bir sandalye duruyordu. İçler acısı bir manzaraydı.
“Dinle, şu sandalyeyi kaldırsak mı?” diye önerdi Ayşe Teyze.
“Olmaz!” dedi annesi kesin bir dille. “Herkes kimin eksik olduğunu görsün! Ve kendi dersini çıkarsın!”
Masada salatalar gelmeye başladı.
Sabah vakti gelince Beyhan, artık özgür bir kadın olarak çıktığı yeni yolun, o bembeyaz gelinliğin rengi kadar aydınlık olacağını içten içe biliyordu.




