Şubat 15
Bugün yine Ayşe Hanım’la karşılaştım apartman kapısında. Telefonunu sallayıp duruyordu. “Emine Hanım, şu güzelliğe bir bakın!” diye heyecanla bağırdı. “Bakın, yeni yazlığımız! Oğlumun arabası, ne kadar pahalıymış değil mi? Bir de torunum, müzik okulünde piyano çalıyor, işte!”
“Evet, evet, çok güzel,” diye mırıldandım, posta kutularındaki mektupları karıştırırken. “Ama acelem var, Ayşe, kusura bakma…”
“Acele neyin acele? Yıllardır komşuyuz, bir çay içecek vakit mi bulamadık!” Israrı sürüyordu. “Şuna bak, geçen ay eşimle Türkiye’deydik, beş yıldızlı otel, her şey dahil! Siz en son ne zaman tatile çıktınız?”
Derin bir nefes alıp döndüm ona. Gözlerimdeki yorgunluk farkediliyordu artık.
“Tatile çıkmıyorum, Ayşe Hanım. Vaktim yok.”
“Nasıl vakit olmaz? Çocuklarınız büyüdü, torunlarınız var, emeklisiniz ya…”
“Çocuklar büyüdü, evet,” diye onayladım sessizce. “Ama uzaklardalar.”
“Ne olmuş? Benim oğlum da İstanbul’da çalışıyor ama sürekli konuşuruz. Her hafta sonu gelir! Maaşı da, allah allah!” Telefonuna yeniden daldı. “Alın, bakın, bana yeni bir vizon kürk hediye etti!”
Söyleyecek laf bulamadım. Üst kata çıktım, onu telefonuyla aşağıda bırakarak.
Evde her zamanki sessizlik karşıladı beni. Bir zamanlar dört kişilik bir aileye dar gelen bu iki odalı ev, şimdi bomboş görünüyordu. Pencere kenarındaki menekşeler, bu evdeki yegâne canlılıktı.
“Kızlarım benim,” diye fısıldadım, çiçeklere yaklaşarak. “En azından siz terk etmiyorsunuz beni.”
Televizyonu açtım, seyretmekten çok ses olsun diye. Haberlerde emekli maaşlarına zamdan, yeni sosyal yardımlardan bahsediyorlardı. Acı acı gülümsedim. Maalyaşım ancak zarurî ihtiyaçları karşılıyordu, ötesi mümkün değil.
Telefon çaldı. Kalbim hızla attı: Belki Ali arıyor? Belki Sibel?
“Emine Hanım?” Tanımadığım bir ses. “Yapı yönetiminden arıyorum. Aidat borcunuz var…”
“Borç mu? Her zaman zamanında öderim ben!”
“Bize geçen ayki ödemeniz gelmemiş gözüküyor…”
Parayı yatırdığımı, dekontu olduğunu telefonla anlatmaya çalıştım ama hattan kesik kesik kesme sesleri geliyordu.
Akşam, dışarı kararmışken, banyodaki gürültüyü duydum ve mutfakta oturup çayımı içtim. Masada fotoğraflar diziliydi – eskiler, filmli makineden çıkanlar. Ali ilkokulda, ciddi, kocaman bir çiçek demetiyle. Sibel mezuniyetinde, güzel, kahkahalar atıyor. Hep birlikte, kayınvalidemin yazlığında, eşim henüz hayattayken…
“Neredesiniz şimdi, sevgili yavrularım?” diye sordum fotoğraflara. “Neden böyle oldu da ben yapayalnız kaldım?”
Sabah yine Ayşe Hanım’la karşılaştım avluda. Dev kocaman poşetler taşıyordu marketten.
“O, Emine Hanım!” diye sevindi gördüğünde. “Tam size anlatacaktım! Torunum dün aradı, üniversiteye yerleşmiş ve üstelik bursla! Hayal edin, ne kadar akıllı kız! Oğlum da, yerleşme hediyesi olarak yepyeni bir telefon alacağını söyledi!”
“Tebrik ederim,” diye geçiştirdim.
“Peki sizin ne haber? Torunlarınız nasıl?” diye sordu Ayşe, ama nezaketen sorduğu besbelliydi.
“Torunlarım yok,” diye cevapladım kısık bir sesle.
“Nasıl yok? Peki çocuklarınız?”
“Çocuklarım var. Ali ile Sibel. Ama onlar… çok meşguller. Ali Almanya’da çalışıyor, bilgisayar mühendisi. Sibel Amerika’da yaşıyor, orada evlendi…”
“İşte mükemmel!” diye heyecanlandı Ayşe. “Demek ki her şey yolunda! Çocuklarınız yerleşmiş, yurtdışındalar! Onlarla gurur duymalısınız!”
“Duyuyorum,” diyebildim sadece. “Gurur duyuyorum zaten.”
“Görüyor musunuz! Ama siz hep üzgün dolaşıyorsunuz. Para gönderiyorlar herhalde? Yardım ediyorlar?”
“Gönderiyorlar,” diye kaçamak bir cevap verdim. “Tabii, yardımcı oluyorlar.”
Gerçekte, Ali en son, doğum günüm için, altı ay önce para göndermişti. Bin lira. Sibel hiç yollamamıştı – Amerika’da, telefonda söylemişti, kocaman kredileri
Akşam karanlığı çökerken, soluk perdeleri aralayıp sessiz sokağı seyrederken, cep telefonu aniden titreyip bildirim sesi çaldı – ekranda titreyerek beliren görüntü, Almanya’dan Kaya’nın yorgun ama sıcak gülümsemesi ve altında kısa bir mesaj: “Anne, gelecek ay İstanbul’a iş için geliyorum, bir hafta kalabilirim, seni göreceğim, hazırlan!” diye bitiyordu, kalbine bir ışık düşüverdi sanki, telefonu sıkıca göğsüne bastırırken. Menekşelerin yaprakları, pencereden süzülen sokak lambasının ışığında hafifçe parlıyordu.




