Sabah telaşı İstiklal Caddesi’nde kendi ritmini tutturmuştu: asfaltı döven topuk sesleri, trafikteki korna koroları, sonbahar havasını yaran nostaljik tramvayın cızırtısı. Mavi yıpranmış kapıcı önlüğü içinde Gülay, ellerindeki kağıt bardakta tüten çayı sımsıkı kavramış bir hayalet gibi dolaşıyordu. Yedi aylık hamile, bitap ama direniyordu. Her zamanki gibi.
Pis geçidin altındaki yolu her günkü gibi aştı; çiçekçi tezgâhlarına, seyyar satıcılara, sokakta yaşayanların dağınık eşyalarına çarpmamaya çalışarak. Çoğu insan göz ucuyla bakıp geçiyordu. O geçemedi. Bütün yaşadıklarından sonra.
İşte tam o sırada yeniden gördü onu.
Beton duvara yığılmış, gölgeler arasında yarı gizlenmiş, birkaç kez rastladığı adamdı bu: alnına dökülen kıvırcık saçlar, kucağındaki baston ve eskimiş bir şapkadan bozma baş aşağı bozuk para kabı. Ama bir fark vardı başkalarından. Bağırmıyordu. Dilencilik etmiyordu. Sadece oturmuş… izliyordu.
Gülay duraksadı ve yanaştı. Ceket cebinden buruşuk bir ellilik kağıt parçası -dünün bahşişi- uzattı.
“Biraz sıcak bir şeyler alırsın,” diye mırıldandı nazikçe. “Çok değil.”
Adam hemen almadı. Önce karnına baktı.
“Hep böyle cömert misin?” diye çatlak bir sesle sordu.
Gülay omuz silkti. “Ben de o kaldırımları yürümüştüm bir zamanlar.”
Adam zar zor bir gülümseme koydu ve parayı aldı.
Ama parmakları dokununca gözlerinde tuhaf bir pırıltı belirdi. Bir tanışıklık sezdi. Ya da suçluluk.
“Bak,” diye fısıldadı birden etrafına bakarak. “Yarın yine buradan geçecek misin?”
Gülay gözlerini kırpıştırdı. “Evet. Her gün geçerim.”
Adam bir karış eğildi. “Belki geçme. Yarın. Buradan.”
Gülay’ın nefesi kesildi.
“Neden?” diye cılızca sordu.
Ama adam kapüşonunu çekip gölgelere büzülmüştü bile.
Gülay olduğu yerde donakaldı. Şehir çınlıyordu kulaklarında, aksilik çıkmamış gibi… birinin sabah rutinine uğursuz bir fısıltı karışmamış gibi.
Tehdit miydi bu? Tuzak mı?
Yoksa bambaşka bir şey mi?
O akşam Kurtuluş’taki küçük dairesine döndüğünde olayı defalarca zihninde yaşadı. O gözler. Sesindeki aciliyet. O garip tereddüt, sanki bir şey daha diyecekti de vazgeçmişti. Çökmüş yatağına kıvrıldı; bir eli midesinde, diğeri telefondaydı. Neredeyse birini arıyordu. Ama kimi? Kimsesi yoktu. Ailesi de. Gece yarısı aranacak dostu da.
Sadece o adam.
Sadece o sözler.
“Yarın buradan geçmeyesin.”
Bilmiyordu henüz ama söylemeye çalıştığı şey… her şeyi değiştirecekti!




