Daha fazla dayanamıyorum artık! Yine o saçma sapan müzik! – diye bağırdı Ayşe Fatma Hanım, yumruğunu kalorifere vurarak. – Gece yarısı oldu, bir de rock konseri veriyorlar yukarıda!
– Anne, sakin ol, – diye iç çekti kızı Cemile, gözünü telefonundan ayırmadan. – Yarın konuşursun onlarla.
– Ne zamana kadar konuşacağım? Bir aydır dayanıyorum şu… şu… – kelimeleri ararken ellerini savurdu. – Esrarkeşler gibi!
– Anne, öyle bağırma. Türkan’ı uyandıracaksın.
– Uyansın! Hangi evde yaşadığını bilsin! – diyerek Ayşe Fatma Hanım pencereye yaklaştı ve camı ardına kadar açtı. – Hey, yukarıdakiler! Yeter artık bağırıp durmayın!
Üçüncü kattan dağınık saçlı genç bir erkek kafasını uzattı.
– Abla, sen de bağırma! İnsanlar uyuyor!
– Ne ablasıyım sana, hayırsız! – diye tepindi Ayşe Fatma Hanım. – Şimdi karakolu ararım!
– Ara! – diye kükredi genç adam ve pencereyi kapattı.
Müzik daha da gürültülü çalmaya başladı.
Ayşe Fatma Hanım koltuğa çöktü ve elini kalbine götürdü. Elleri titriyor, nefesi kesik kesikti. Cemile nihayet telefonundan kafasını kaldırıp annesine baktı.
– Anne, iyi misin? İlaçlarını alsan?
– Bir adaçayı yap, – diye fısıldadı Ayşe Fatma Hanım.
Cemile çayı ve bir bardak su getirdi. Annesi adaçayını içti, yastıklara yaslandı.
– Daha fazla dayanamayacağım, kızım. Artık hiç dayanamıyorum. Eskiden burada çok terbiyeli insanlar otururdu. Sessizlik ve düzen hakimdi. Şimdi…
Çekiç gibi gümbürdeyen davul seslerinin geldiği tavanı işaret etti.
– Ne zaman taşındılar buraya? – diye sordu Cemile.
– Bir ay oldu. Genç bir çift. Normal görünüyorlardı, kibar. Kapıda selam veriyorlar, gülümsüyorlardı. Meğerse…
Ayşe Fatma Hanım sözünü bitiremedi. Yukardan gümbürdeyerek bir şey düştü, sonra çığlıklar ve kahkahalar duyuldu.
– Tamamen esrarkeş, – diye homurdandı. – Normal insanlar gece yarısı uyur.
Cemile gerindi ve esnedi.
– Anne, ben eve gitsem artık. Çok geç oldu.
– Beni şu… gülünç adamların yanında yalnız bırakma!
– Anne, ne yapabilirim ki? Yarın işim var, Türkan’ın okulu var. Kendin çöz bu komşularla.
Cemile eşyalarını topladı ve çıktı. Ayşe Fatma Hanım, yukarıdan gelen her sesin kalbinde bir sızı bıraktığı evde tek başına kaldı.
Sehpanın çekmecesinden not defterini çıkardı ve karakolun numarasını buldu. Telefonu açan olmadı. Nöbetçi birliğini aramaya çalıştı.
– Alo, – diye yorgun bir ses duyuldu.
– Merhaba, ben Ata Sokak’tan Ayşe Fatma Öztürk. Üst komşular müziği son ses açtı, uyumamızı engelliyorlar.
– Saat kaç?
– Gece yarısını geçti!
– Anlaşıldı. Şikayetinizi kaydedelim. Ekip serbest kaldığında uğrayacak.
– Ne zaman olacak bu?
– Bilemem. Çok ihbar var.
Ayşe Fatma Hanım telefonu kapattı ve yumruklarını sıktı. Ekip serbest kaldığında gelecekmiş. Ne zaman serbest kalacak bu ekip? Sabah mı? Yarın mı? Haftaya mı?
Pencereye yanaştı ve sokağa baktı. Sessiz huzurlu, sadece lambalar yanıyor. Ama onun evinde cehennemi yaşıyor. Müzik çatlıyor, insanlar tepiniyor, bağırıyor. Ve kimsenin umurunda değil.
Ayşe Fatma Hanım, eskiden nasıl yaşadığını hatırladı. Otuz yıldır bu apartmanda. Komşuların değişmesini, çocukların doğup büyümesini gördü. Herkes birbirini tanır, sayardı. Saat ondan sonra tam bir sessizlik hüküm sürerdi.
Şimdiyse bu halde. Bilinmeyen yerlerden gelen gençler, her şeyin serbest olduğunu sanıyorlar. Aileleri varlıklıdır herhalde, ev alıp satıyorlar, ama terbiye sıfır.
Yukarıda yeni bir şarkı başladı. Ayşe Fatma Hanım melodiyi tanıdı – modern bir şey, çığlık çığlığa gitar ve gürültülü davullarla. Duvarın temelleri bass sesinden titriyordu.
Dayanamadı, yine pencereye yöneldi.
– Müziği kapatın! – diye var gücüyle bağırdı. – İnsanlar uyuyor!
Cevap veren olmadı. Müzik gürültüsüne devam etti.
Ayşe Fatma Hanım sabahlığını giydi ve merdiven sahanlığına çıktı. Üst kata çıktı ve kapıyı çaldı. Uzun süre kimse açmadı, sonra ayak sesleri duyuldu.
– Kim o? – diye erkek bir ses sordu.
– Alt komşunuz. Açar mısınız lütfen?
Kapı zincirle aralandı. Genç bir adamın gözü aralıktan göründü.
– Ne istiyorsunuz?
– Genç adam, müziği biraz kısabilir misiniz? Gece yarısı oldu.
– Size mi engel oluyoruz?
– Tabii ki engel oluyorsunuz! Bu gürültüde nasıl uyuyalım?
Genç adam kıs kıs güldü ve kapı
Sabah gözümü açtığımda, pencereden içeri giren sessizliğin ve güneşle henüz ısınmaya başlayan İstanbul havasının huzuru kapladı odamı, çekiç artık gölgede bir hatıraydı. Pencere pervazına yerleştirdiğim sardunyalar taze tomurcuklarını açarken, aşağıdaki sokaktan simitçinin tanıdık sesi yankılandı, Lale’nin misler lades çorbası kokusu merdiven boşluğundan yayılıyordu, kalbim genç komşuların ayak seslerinde artık bir tehdit değil, mahallemin yeni nefesinin ritmini buluyordu, artık her gece, Beşiktaş vapurunun körfezde son sefer için çaldığı düdükle birlikte evimiz sükunete bürünüyordu.




