BANA BU GEREK YOK…

“Mehmet, içeri gel!” diyor müdür doğrudan hattan.
Mehmet zaten azar işiteceğini biliyor. Sebepsiz de değil.
“Geldin mi? Otur bakalım Mehmet. Yine işi batırdın, kınama alıyorsun. Üç aylık ikramiyeden de olacaksın, kaç kere uyardım seni! Neyin var senin? Baban Kadir’e söz vermiştim bana, sen beni mahcup ediyorsun, vah vah, Mehmet Kadir oğlu!” diyor üretim müdürü Ahmet Bey, elini sallayarak, “Gözümün önünden git, artık koca adamsın! Bir düşün bakalım Mehmet, nereye gidiyorsun? Ne ailen var, ne uğraşacak bir hobin. İleriye dönük nasıl yaşayacaksın?”
İşten eve dönüşte minibüs tıklım tıklım. Oturmak şöyle dursun, herkes birbirine adeta yapışmış durumda.
Fabrikadaki arkadaşlarını evde eşleri bekliyor, masada sıcak yemek. Mehmet’in eviyse bomboş, yalnız yaşıyor. Son zamanlarda tek arzusu, bir bardak çay içip yatağa girmek.
Eskiden iş çıkışı arkadaşlarıyla takılır, kızlar ona ilgi gösterirdi.
Şimdi hepsi evlenip yuva kurdu. Sıkıcılaştılar, dertleri tekdüze: çoluk çocuk, eşler!
Mehmet durağında inerken zorlandı – tam kapıda torbalarla dolu bir teyze yolunu kapatmış, geçilmiyor!
Yeraltı geçidinde insanlar birbirini itip kakıyor, önüne geçmeye çalışıyor. Herkes telaşlı, ama nereye bu acele?
Yirmili yaşlarındayken Mehmet de hayatı hızlı yaşıyordu. Kızlar ona hayrandı. Haklılardı, o zamanlar kendine ait bir apartman dairesi vardı, fabrikada maaşı iyiydi. Kendine bir araba bile aldı, yeni olmasa da kendi parasıyla!
Annesi hep derdi: “Evlen oğlum! Vakit çabuk geçiyor, sen bu süslü püslülerle oyalanıyorsun! Bak bizim komşunun kızı Aylin var ya, mükemmel bir kızdır o! Genç, evine bağlı! Annesine her işinde yardım eder, hemşirelik okuyor, bir de sana göz koyuyor ben görüyorum.”
Mehmet ise ona cevap verirdi: “İstemem ben öyle birini, o Aylin dediğini. Hoşlanmıyorum o kızdan, tipim değil!”

İşte şimdi elinde kaldı, o Aylin’in şimdi kocasına ızgara köfte, patates kızartması, domatesli salatalık salatası yaptığını ve gözünün kapıda olduğunu düşünüyor. Çocukları da soruyordur: “Babacık ne zaman geliyor?”

Onu bekleyen kimse yok, eskiden bu durum hoşuna giderdi. Kendi bile anlamadı ne zaman o kritik an gelip çattı, artık vaktin geldiği, eğlencelerden sıkıldığı halde o aynı ray üstünde devam ettiği o anı.

Mehmet kata çıktı, cebinden anahtarı çıkardı, kilide soktu – girmiyor, bu da nedir? Tekrar denedi, anahtarı kilitte oynattı, ve…

Tam o sırada kapı içeriden birisi açtı. Kapı ardına kadar açıldı, karşısında… Annesi Fatma, rengârenk sabahlığı içinde, yanakları al al,
“Oğlum, sen işten çıkıp direkt bize mi geldin? Niye aramadın? Yorgun olmalısın, yorgun görünüyorsun. Biz babanla tam yemek yiyecektik. Haydi Mehmet’im, üzerindekileri çıkar, ellerini yıka, heyy baba, neredesin? Kadir, gel oğlanı karşılasana, hâlâ bir şeylerle uğraşıyor!”

Mehmet şaşkınlıktan dondu kaldı, kıpırdamadan ayakta öylece duruyordu.

Ardından Kadir Bey çıktı ortaya, “Oğlum, kız arkadaşını bize tanıştırmaya getirdin sandım. Galiba torunları göremeyeceğiz! Ben de suçluyum, kırkımdan sonra evlendim ben. Annen de çok genç değildi. Sen sürüme koyma oğul, babanın hatalarından ders al, hayatta her şeyi zamanında yapmak gerek! Anladın mı?”

“Anladım baba,” diyecek oldu Mehmet, boğazı kurumuştu, “Baba, sana ve anneme her şey için teşekkür ederim, ben şimdi, bir şey unuttum!” – ve Mehmet merdivenlerden aşağı ok gibi fırladı, apartmandan çıktı ve ardına bakmadan koşmaya başladı.

İyice uzaklaştıktan sonra nihayet durdu, soluğunu düzeltti ve tedirgin bir şekilde, yavaşça arkasına baktı. Nasıl olmuştu da birdenbire minibüsten inip yanlış istikamete yürümüştü? Dalgınlıkla, ayakları eski alışkanlıkla onu çocukluğunu geçirdiği, bağımsız olana kadar yaşadığı aile evine getirmişti. Otomatik olarak çıkmış, kapıyı açmaya çal
Ali, kuyruğuna basılan kedi gibi irkilerek ofis kapısından içeri girdi.
“Gel Ali, otur şöyle,” diye homurdandı patronu Zafer Bey, masasından kalkmadan. “Yine o hatayı yapmışsın! Kınama yazısı veriyorum. Üç aylık ikramiyeni de kesiyorum, kaç kere uyardım seni? Babanın hatırı için söz vermiştim ona, beni mahcup ediyorsun, Ali!”
Zafer Bey sinirle el salladı. “Çık gözümün önünden! Yetişkin adamsın artık, düşün biraz! Ne aile kurdun, ne bir uğraşın var. Böyle gidersen nereye varacaksın?”

İş çıkışı Ali, tıklım tıkış dolmuş minibüse bindi. Oturacak yer yok, ayakta bile zor duruluyordu. Fabrikadaki arkadaşlarını evlerinde karıları, sıcak akşam yemekleri bekliyordu. Ali’nin eviyse bomboştu. Tek düşüncesi, işten gelir gelmez bir kadeh atıp kendini yatağa atmaktı.
Bir zamanlar işten sonra çıkardı arkadaşlarıyla, kızlara hava atardı. Şimdi hepsi evlenmiş, sıkıcı olmuşlardı; tek derdi çocuklar, karılar!

Durağında inerken kapıda poşetlerle debelenen bir teyze yüzünden zor çıktı minibüsten. Yeraltı geçidindekiler itişip kakışıyor, koşturuyorlardı. Nereye bu acele?
Yirmibeşindeki Ali de oyle koşardı hayatın peşinde. Kızlar ona asılırdı. Parası vardı o zamanlar, fabrikada iyi kazanıyordu. Ev bile almıştı. Araba da vardı, ikinci el olsa da kendi parasıyla!
Anası hep “Evlen oğlum!” derdi. “Vakit çabuk geçiyor, sen hâlâ o boyalı badanalılarla vakit öldürüyorsun! Komşumuzun kızı Ayşe’ciğim, baksana ne güzel kız. Genç, evine bağlı! Anasına hep yardım eder, hemşirelik okuyor. Hem seni de beğeniyor o, ben anlarım!”
Ali hep aynı cevabı verirdi: “İstemem ben öyle kızı anacığım! Hoşlanmıyorum Ayşe’den, tipim değil!”

Şimdi bakıyordu güneş solarken, Ayşe şimdi kocasına köfte, kızartma pişiriyor, salata doğruyordur belki. Çocuklar soruyordur: “Anneee, babam gelecek mi?”
Onu bekleyen kimse yoktu. Eskiden bu durum hoşuna giderdi. Ne oldu da böyle değişti? Ne zaman başladı bu gezmelerden bıkması?

Ali apartmana çıkıp cebindeki anahtarı çıkardı. Kilide soktu, dönmedi. Bir daha denedi, zorladı, tam anahtarı zorlayacaktı ki…
Kapı içeriden birden açıldı. Karşısında, rengarenk sabahlığıyla, yanakları al al olmuş anası duruyordu!
“Oğlum, işten direkt bize mi geldin? Neden aramadın? Yorgun görünüyorsun. Tam babayla akşam yemeğine oturacaktık. Hadi çabuk Ali’ciğim, üstünü çıkar, ellerini yıka! Eee babaa, nerdesin? Durmuş, gel oğlunu karşıla, hâlâ ne oyalanıyorsun orda!”

Ali şaşkınlıktan donup kalmıştti.
Tam o sıra Durmuş Bey de göründü: “Oğlum, kız arkadaşını getirdin sandım. Torun bekleyemeyecek miyiz yani? Kabahat bende, kırkından sonra evlendim ben de. Anan da genç sayılmazdı o vakit. Sen erteleme oğlum, benim hatalarımdan ders çıkar, her işi zamanında yap!”
“Anladım baba…” Ali’nin boğazı düğümlendi. “Baba, sizin… sizin içinizden Allah razı olsun! Ben… ben bir şey unuttum!” diye mırıldandı ve fırladı apartmandan aşağı, koşarak sokağa çıktı, arkaya bakmadan koştu.

Bir hayli koştuktan sonra durdu, soluk soluğa kaldı. Yavaşça, çekinerek arkasına baktı.
Nasıl olmuştu da minibüsten kendi evine değil de, ana babasının eski evine, çocukluğunun geçtiği eve gelmişti? Otomatikman çıkmış, kapıyı açmaya çalışmıştı. Ama mesele o değildi…
Ali gözlerine inanamadı.
Ailesinin oturduğu beş katlı apartman yerinde yoktu! Oraya bir park yapılmıştı…
Çoktan yıkmışlardı onu, üç sene önce. Anasıyla babasını da kayneli beş sene oluyordu.
O zamanlar o evi satıp kendi evinin kredisini kapatmış, araba almış, anasıyla babasına güzel bir mezar yaptırmıştı.
Bu neydi şimdi? Nereye, nasıl gitmişti? Nasıl olmuştu da bir anda kendini, anne babasının karşısında, eski evlerinde buluvermişti?
Onlar, tıpkı eskisi gibi! Sanki yaşıyorlardı?
Rüya mı görmüştü?

Ali başına gelenlerden afallayıp kalmıştı.
Kendi evine geldi, uzun uzun aynada kendine baktı. Sonra duşa girdi, çıkıp eşofmanını, spor ayakkabılarını giydi ve sokağa çıktı.
Ana baba evi yıkılmış, eski sakinler yeni yapılan siteye taşınmışlardı. Kendi evinden yürüyerek on dakika uzaktaydı burası.
Ayşe’yi görebileceği şüpheliydi, hem emindi ki ya evlenmişti Ayşe, kendisinden genç olsa da.
Ama inanılmaz bir istek duyuyordu, onu bulmak, görmek istiyordu. Evli olduğuna, çocukları, ailes
O mutlu hikayenin sonunda Anton, Yulia, Çapa’daki evlerinin küçük bahçesinde oturuyor ve minicik oğlu Eren’in ilk adımlarını izlerken, belki de bütün o mucizenin sırrının başta annesinin dediği gibi “hayatın kendisinde” saklı olduğunu anlıyor.

Rate article
Lifequest
BANA BU GEREK YOK…