Gülnur pencere kenarında oturup sokak hareketliliğini seyrediyordu. Otobüsler benzer fren sesleri çıkarıyor, yayalar bir yerlere koşturuyordu. Aklındaysa dün gelen mektuptan başka bir şey yoktu. Altın süslemeli siyah zarf mutfak masasında bir gündür duruyor, açmaya cesaret edemiyordu.
“Anne, heykel gibi oturmuşsun yine!” Emre kasırga gibi içeri girdi, çantasını köşeye fırlattı. “Yine mi hüzünlendin? Haydi öğle yemeği ye, kurt gibi açım.”
“Ye tabii,” diye iç çekti Gülnur, pencereden gözünü ayırmadan. “Buzdolabında köfteler var, mikrodalgada ısıt.”
Oğlu odanın ortasında durdu, anneye dikkatle baktı. Duruşunda tuhaf bir gerginlik vardı.
“Ne oldu?” Emre yaklaştı. “Garip görünüyorsun.”
“Önemli bir şey değil,” diyerek ona döndü Gülnur. “Sadece bir mektup geldi. Açıp açmamayı düşünüyorum.”
“Kimden bu mektup?”
“Noterden. İstanbul’dan.”
Emre kaşlarını çattı. Noter mektupları genelde iyi şeyler habercisi olmazdı. Ya borç, ya dava, ya da başka sıkıntılar.
“İçinde ne olabilir ki?” diye sordu temkinli bir sesle.
“Bilmiyorum. Belki hala Neriman bir şey bırakmıştır. Son yıllarını İstanbul’da geçirmişti, ufak bir dairesi vardı. Ama onunla neredeyse hiç konuşmadık, en az on yıl oldu.”
Gülnur ayağa kalkıp mutfağa geçti. Mektup hâlâ aynı yerde duruyor, kararsızlığıyla alay ediyor gibiydi.
“Anne, açsak mı?” Emre zarfı eline aldı. “Gerçeği öğrenmek daha mı kötü olur?”
“Kötüsü çok olur,” diye homurdandı anne. “Ya borçları varsa? Baş belası istemiyorum.”
“Ya tam tersiyse?” Emre zarfi açmak üzereyken anne onu durdurdu.
“Bekle. Biraz daha düşüneyim.”
Fakat düşünecek fazla bir şey yoktu. Neriman, Gülnur’un teyze kızıydı; aynı mahallede büyümüşlerdi ama yolları çoktan ayrılmıştı. Neriman üniversiteden sonra İstanbul’a yerleşmiş, orada evlenmiş, bir akademide çalışmıştı. Çocuğu olmamış, eşini de yıllar önce kaybetmişti. Gülnur ise memleketinde kalmış, Emre’yi yetiştirmiş, erken yaşta dul kalmış, anaokulunda öğretmen olarak çalışmıştıtı.
Son görüşmeleri dedelerinin cenazesindeydi, gerçekten de on yıldan fazla olmuştu. O zamanlar Neriman’ı yabancı, şık görünümlü, taşralı akrabalara tepeden bakan biri sanmıştı.
“Tamam, aç,” dedi Gülnur sonunda. “Ama kötü
Ayşe Fatmaoğlu camdan dışarı bakarken, ona yeni bir hayat ve mutluluğu getiren o kara zarfın aslında geç kalmış bir sevgi mektubu olduğunu ve gerçek zenginliğin kalpte saklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu.




