O taze güllerin kokusunu hâlâ hatırlıyorum. Tertemiz beyaz örtüler, kristal bardakların şıkırtısı, kahkahaların uğultusu… Hiçbiri o gün kendimi ne kadar küçük hissettiğimi bastıramadı.
Benim adım Ayşe Yılmaz. Hiç varlıklı bir aileden gelmedim. Üniversitede iki işte birden çalışırdım, kira için sık sık öğün atlardım. Annem temizlikçiydi, babam tamirci. Sevgi hiç eksik olmadı ama hep başka bir şey eksikti: istikrar.
Sonra Emre Demir’le tanıştım.
Kibar, zeki ve muazzam bir servet içinde doğmuş biri için hiç beklemediğim kadar alçakgönüllüydü. Medya ona “Sırt Çantalı Milyarder” derdi, çünkü İtalyan ayakkabılarındansa spor ayakkabı giymeyi tercih ederdi. En umulmadık yerde tanıştık, İstanbul’un sakin bir mahallesindeki küçük bir kitapçıda. Pedagoji yüksek linsansım için çalışırken orada yarı zamanlı çalışıyordum. Mimarîk üzerine bir kitap ararken girdi, sonunda iki saat klasik edebiyat üzerine konuştuk.
Bir masal değildi. Farklılıklarımız vardı, uçurum gibi. Şarap uzmanının ne olduğunu bilmiyordum ben, o da parasını günü gününe çıkarmanın ne demek olduğunu. Ama sevgi, sabır ve bolca mizahla aştık.
O evlenme teklif ettiğinde, ailesi kibar davrandı; ama gözlerinde okuyabiliyordum: Ben onların hayal ettikleri kız değildim. Onlar için ben, oğullarını “büyüleyen” hayır kurumu vakasıydım. Annesi Nevra, pazar kahvaltılarında bana gülümser, sonra aile etkinlikleri için “mütevazı bir şeyler” giymemi önerirdi, sanki bir şey kanıtlamam gerekiyormuş gibi. Kız kardeşi Elif daha beterdi, zamanın yarısında ben yokmuşum gibi davranırdı.
Yine de kendime, “Zamanla alışırlar,” dedim. Sevginin uçurumu kapatacağına inandım.
Sonra Elif’in düğünü geldi.
Maldivler’de tatil yapan, “Ege” adında bir yatı olan bir yatırım bankacısıyla evleniyordu. Davetli listesi adeta İstanbul’un seçkinlerinin kim kimdir kitabı gibiydi. Emre’yle yaptığımız bir gönüllülük projesinden yeni dönmüştük, valizleri bırakmadan düğünün yapılacağı malikaneye uçtuk.
Sıkıntı hemen başladı.
“Ayşe, yerleşim düzenine yardım eder misin?” dedi Elif tatlı bir sesle, bavulumu bile bırakmadan elime bir klip tutuşturdu.
Gözlerimi kırpıştırdım. “Tabii. Ama bu düğün planlayıcının işi değil mi?”
“Ah, o çok yoğun. Sen de işleri düzenlemede çok iyisindir. Bir dakikacık sürer.”
O bir dakika saatlere dönüştü.
Peçeteleri kattım, kutular taşıdım, Elif “tarafsız kalmasını bildiğim” için oturma düzenini bile ben ayarladım. Nedimeler bana sanki hizmetçiymişim gibi baktı. Kimse bir kez olsun su, yemek ister misin diye sormadı, mola isteyip istemediğimi sormadı.
Prova yemeğinde, Elif’in annesi beni Emre’den üç masa uzakta oturttu, tam da araba park eden ekibin yanına.
Gülüp geçmeye çalıştım. Olay çıkarmak istemedim.
Ertesi sabah, üzerime -mütevazı, elbette- pembemsi elbisemi geçirirken kendime “Tek bir gün,” dedim. “Bırak, onun olsun. Sen hayatının aşkıyla evleniyorsun, önemli olan bu.”
Ama son darbe de geldi.
Düğün resepsiyonunda, Emre’nin yanına, baş masaya oturmak için ilerlerken Elif önümü kesti.
“Ah, tatlım,” dedi, manikürlü elini benimkinin üzerine koyarak, “Fotoğrafçılar simetri istiyor. Masayı zaten doldurduk tatlım. İkramcılara tatlıları çıkarırken yardım etmenin sakıncası var mı?”
Ona baktım. “Pastayı servis etmemi mi istiyorsun?”
Gülümsedi parıltıyla. “Birkaç fotoğraf için sadece. Sonra oturursun, söz.”
Tam o sırada Emre’yi gördüm odanın öbür ucunda. Bir aile dostu kenara çekmişti onu. Duymamıştı. Görmemişti.
Ama ben kıpırdayamadım. Göğsümde sıcaklığın y
Hepimizin yaşamı şiir gibi gülümsemelerle doldu, çünkü artık kendi kurallarımızla yazıyorduk o hikayeyi.




