Eşi İçeri Almadı

Kadir tanıdık kapının önünde duruyor, yüreği zile basmakta tereddüt ediyordu. Elinde kocaman bir valiz, ceket cebinde ise çıkartmaya cesaret edemediği ev anahtarları şıngırdıyordu.

Üç gün önce yine bir kavga sonrası kapıyı çarpıp bir daha dönmeyeceğini haykırarak evi terk etmişti. O zaman Tomris arkasından terliğini fırlatıp “Nereye gidersen git!” diye kükremişti. Otuz yıllık evlilikte sık yaşadıkları sıradan bir tartışmaydı.

Ama bu sefer işler ters gitmişti.

Zile bastı. Kapı ardından ayak sesleri, sonra Tomris’in sesi:
“Kim o?”
“Benim Tomur. Aç kapıyı.”

Derin, rahatsız bir sessizlik çöktü.
“Beni duyuyor musun?” diye tekrarladı Kadir.
“Duyuyorum,” dedi karısı buz gibi. “Ne istiyorsun?”
“Ne olacak? Eve geldim işte.”
“Bu artık senin evin değil.”

Kadir afalladı. Otuz yıllık beraberlikte Tomris en şiddetli kavgalarda bile bu kadar ileri gitmemişti.
“Tomur, yeter şu maskaralığı. Aç kapıyı, düzgün konuşalım.”
“Açmayacağım. Konuşmam da.”
“Ne oldu sana? Tavşana kaç, tazıya tut?”
“Kendin biliyorsun sebebini.”

Kadir gerçekten biliyordu. Üç gün önce Tomris, ceket cebinde kadın el yazısıyla yazılmış bir telefon numarası bulmuştu. Basit bir olaydı: İş arkadaşı bir toplantı için geri aramasını istemişti. Ama bunu öfkeden gözü dönen karısına anlatmak imkansızdı.
“Tomur, sana açıklamıştım! Bu Gülay Hanım muhasebeden. İş için numarasını verdi.”
“İş için öyle mi?” diye geldi sesi kapı arkasından. “Saat onda iş için mi aranır?”
“Hangi saat on? Ben aramadım bile onu!”
“Yalan söylüyorsun. Telefonunda gördüm.”

Kadir içinin kaskatı kesildiğini hissetti. Gülay Hanım’ı gerçekten aramıştı ama bambaşka bir sebeple. İş arkadaşının kızı üniversite sınavına girecekti, tanıdığı bir hoca vardı, araya gireceğine söz vermişti. Tamamen insani, başka hiçbir niyeti olmayan bir yardımdı.
“Tomur, bırak içeri gireyim, sakin sakin anlatayım.”
“Hayır. Şuradan anlat.”

Kadir etrafına baktı. Merdiven sahanlığına komşular çıkabilirdi, aile kavgasını ortalığa dökmek istemiyordu.
“Peki, dinle. Gülay Hanım’ı aradım, bu doğru. Ama senin sandığın gibi değil. Onun kızı tıp fakültesine girecek, orada tanıdığım çalışıyor. Onunla konuşacağıma söz verdim.”
“Bu masala inanacağımı mı sanıyorsun?”
“Masal değil, gerçek!”
“Gerçek mi? Peki neden bana hiç bahsetmedin? Neden sakladın?”

Kadir duraksadı. Gerçekten de karısına iş arkadaşının ricasından söz etmemişti. Kötü niyetle değil, işle ilgili ufak şeyleri ona anlatmayı gerekli görmemişti.
“Saklamadım. Önem vermedim sadece.”
“Hadi öyle ya! Neymiş önemsemediğin? Bir de şunu anlat bakalım, işten sonra o kadınla kafede ne işin vardı?”

Kadir’in yüreği hop etti. Tomris nereden öğrenmişti?
“Nereden biliyorsun…”
“Rahşan Hanım gördü sizi diyor. Elele güvercin gibi oturmuşsunuz.”
“Elimizi tutmadık!” diye tepki gösterdi Kadir. “Hem sadece yarım saat oturduk. Kızına yardım ettiğim için teşekkür kahvesi ısmarladı.”
“Tabii, ısmarladı. Şimdilerde çok müteşekkirler.”

Tomris’in sesindeki öfke o kadar şiddetliydi ki Kadir karısının kolay kolay içeri almayacağını anladı anladı.
“Tomur, sevgilim, bir düşün. Başka kadınlar bana ne? Benim sen varsın, ailemiz var.”
“Vardı. Şimdi yok.”
“Nasıl yok? Neler söylüyorsun?”
“Canım sıkıldı senin gibi bir dönekle yaşamaktan.”
“Ben ne döneği? Ben hiç öyle bir şey yapmadım!”
“Yapmadın mı? Ne yaptın peki? Aşk mı yaşıyordun?”

Kadir alnını kapıya dayadı. Konu çıkmaza giriyordu.
“Tomur, yarın sakinleşince görüşelim, insan gibi konuşalım.”
“Sakinleşmem. Görüşmem de.”
“Tomur…”
“Git şu Gülay Hanım’ına. Belki o içeri alır seni.”
“Ne saçmalıyorsun? Hangi Gülay Hanım? Ben altmış yaşında dedeyim, torunlarım var! Ne aşk yaşamaları?”
“O zaman kızlarla kafede ne arıyorsun?”
“Açıkladım ya! Nezaket icabı, bir kez gittim.”
“Bir kez… Belki de bir kez değildir?”

Kadir tuzağa
Mehmet kapının önünde durdu, eski evindeki soğuk demire alnını dayadı, içeriden Emine’nin ayak sesleri yankılandı, sonra hiçlik.
Otuz yıl önceki düğünlerini hatırladı – tepside bal rengi şerbeti taşıyan Emine, gözleri badem şekeri gibi parıldıyordu, şimdiyse kapı aralığındaki karanlık, buz tutmuş kömür gibiydi.
“Sen kimsin?” diye gürledi içeriden, sesi kırık çömleklerle dolu bir kuyuyu andırıyor.
“Benim, Emine. Aç kapıyı. Kekik kokulu ekmek getirdim.”
Sessizlik düştü, uzadıkça uzadı, tavan arasındaki saat deli gömleği giymiş bir karga gibi gıdakladı.
“Yeter artık” diye homurdandı Emine, “Git şimdi o güvercin sesli bankacın Ayşe’ye! Belki o açar kapısını.”
Mehmet’in ceket cebinde, komşu Ali Usta’ya ödünç verdiği İsviçre çakısı aniden ısındı, ceviz büyüklüğünde bir köz parçasına dönüştü.
“Ayşe kim?” diye kekeledi, “Dedikoducu Gülten mi uydurdu yine? Ayşe sadece çay ocağındaki kasiyer!”
“Kasiyer ha?” diye güldü boğuk bir çığlık gibi Emine, “Bakır tepside iki bardak çay getiren kasiyer mi olur? Üstelik ben Bodrum’dayken!”
Mehmet rüyasında bile böyle sürreal bir suçlama duymamıştı; çay ısmarladığı tek kişi, elektrik faturasını soran karaktersiz postacıydı. Ayaklarının altındaki Kilim desenleri eridi, beton zemine dönüştü.
Aşağıda oğlu Murat’ın Tofaş’ının kornaları güvercin sesleri çıkarıyordu.
“Baba, açmadı mı yine?” diye sordu Murat, camı yağmurla bulanık.
“Kilit değiştirmiş” dedi Mehmet, cebindeki anahtarlar kırlangıç kuyruğuna dönüşüp uçtu. “Yatak odası perdesini çeken kimdi?”
Murat omzunda hayaleti taşıyan bir hamal gibi irkildi: “Komşu teyze gördü dedi. Kadın lacivert pardösülüymüş.”
“Gördüğü, Gülten’in bodruma astığı ıslak halıydı!” diye bağırdı Mehmet, hava birden İzmir’deki incir bahçesi koktu.
Apartmanın ıslak duvarları yosun tuttu, telefonundan Emine’nin sesi kırık bir radyo yayını gibi geliyordu:
“Ben öldükten sonra gelsene? Belki o zaman görüşürüz, kefenimi ütülerken.”
Murat koluna girdi, “Baba, dayıma gidelim, bu gece orada kal” dedi, ama Mehmet apartmanın merdiven boşluğundaki sonsuz labirente bakıyordu. Üçüncü kattaki kırık ayna kendi yüzünü seksen yaşında gösteriyordu.
“Oğlum” diye fısıldadı, dudakları kuru incir kabuğu gibi çatlayarak, “Şu cami avlusundaki hurma ağacını görüyor musun? Dalları bana kırmızı eşarp sallıyor.”
Murat titreyerek elini uzattı ama dokunduğu an ağaç duman olup dağıldı.
O gece Murat’ın evinde, divanda uyuyan Mehmet’in rüyasında kapı çaldı; açtığında eşiğinde altı yaşında bir Emine duruyordu, elinde ceviz reçeli kavanozu:
“Mehmet, niye ağlıyorsun? İçeri gir, kediler üşümesin.”
Uyandığında pencereden Işık Dağı’na doğru yürüyen lacivert pardösülü bir siluet gördü, saçları Nilüfer Deresi’ne karışıyordu.
Ertesi sabah, ceplerinde birkaç bozuk lira ve kimliksiz, evine doğru yürürken apartmanın girişinde bekçi Hasan’ın köpeği Karabaş’ın ona kırk yıldır kayıp bir mektup getirdiğini gördü – zarfın içinde sadece çay demlemiş bir pirinç süzgeç vardı ve Emine’nin gençlik fotoğrafı, arkasında “Hakiki İzmir Tulumu” yazılıydı.
Üçüncü kata varınca kapının önünde duran çöp poşetlerini gördü; içinde Ayvalık zeytinlerini andıran kırışıklıklarıyla pijamaları, Ankara’daki oğlunun düğününde giydiği kırk yıllık kot ceket ve sol ayağı eksik terlikleri duruyordu. Kapının altından sızan kokuda kekik ve küf karışıyordu. Zile bastı, zil sesi cam kırıklarına dönüştü.
“Benim, güvercin” dedi, sesi kuyudan çıkan paslı kovaya çarpıyordu.
Kapıdaki gözetleme deliği kırmızı bir göze dönüştü, sonra aniden kapandı.
“Git” dedi içeriden, “Çay içmek istediğimde müjdeci kumrunun kanadına yazıp gönderirim.”
Mehmet merdivenlerden inerken ayak sesleri koca bir peynir tekerleği gibi yuvarlanıyordu. Sokakta Murat’ın eski model arabasının lastiği anason çiçeği açmıştı.
“Baba, bu sefer de mi?” diye sordu Murat, direksiyon simidi kuşburnu dalına dönüşmüştü.
Mehmet çömelerek lastikteki mor çiçeği koklad
Mehmet’in boğazına kekik tohumları dolmuş lastik çiçeğinin kokusunda, Emine’nin onu beklediği Bodrum’daki kekik tarlasına yanlış otobüse bindiğini ve koltuk minderlerinin otuz yıl önce kaybettiği pijama düğmelerine dönüştüğünü fark etti.

Rate article
Lifequest
Eşi İçeri Almadı