Anadolu’nun bir bucak kentinde, Tuz Gölü’nün dibine yerleşmiş küçük bir işçilik mahallesinde, salgınların pazar günlerini mahveden başka bir yer yoktu. Burası Bursa’nın bataklıklarına benzemeyen, ama aynı ölçüde güneşle ısınmaya alışık olaydı. Eve girer girmez, her duvarın dibinde gözden kaçırmış dolaplarla dolu bir mağara hissi veriyordu. Her aile yaklaşık aynı tepe mermi dediklerine sahipken, Kaya ailesi de bunlardan biriydi.
Ahmet Kaya, son model bir “kuruş savcılığı” sürerdi. 1950’lerde Ankara’dan gelen bu adam, gözüne su döken bir kimse değildi. Hepsine Keyifli Ahmet demedikleri, ama kahvede dava edenlerin ağzından çıkan pekiyi “Ahmet Amca” idi. Fabrikada zorluk demeden ağır işler yaparken, evde ise her kuruş ile gergin bir hafta sonu geçer gibiydi.
Eşi Zühre ise yuvarlak, mutlu bir gölge gibiydi. Kırşehir’li bir kızken, “Bir gün bir kırmızı elbise giyeceğini” arkadaşlarına söylüyordu. Ama yıllar içinde bu elbise, dolabına konulup sadece erkeklerin günlerinde çıkarılabilecek bir mezarlıkCallBacka dönüştü. Ahmet Amca’nın sırtından sular gibi geçiyordu bu tarihi: “Para ve kırık bir elbise, aynı mezarlık taşıdır.”
Ahmet Amca’nın “maliyet planı” o kadar ileri gitmişti ki, sabah her birini ayrı ayrı tornacılarla sıkıyorlardı. Zühre sabahları uyanan ilk kişi olurdu. Ahmet, onu asla “yap.” demeden değil, “yap, ama gülümseme.” derdi. Zühre’nin eşya alım/çıkış listesi ise bir denklem gibi özenle düzenlenirdi: “Ahmet: 200, Zühre: 150, Ahmet’in canı: 50.”
Ahmet’in oğlu Cemal ise dokuz yaşında, babasının “Bir kuruş, bir kırık kalptir.” fikrini içine olmuştu. Kırık bir kalp ya da bir de kırık bir gözlük varsa, bu da zaten babasının kalemini silive dayamaz idi. Kırık gözlükler, onun için değerliydi: “Bazı şeylere, kırıkla bak!” diye öneriyordu.
Ama Cemal’in bu hayat görüşü, bir gün “Şüpü” adında bir kestane yavrusunu bulunduğu zaman değişti. Ahmet Amca, Şüpüşün gözlerinden buğday fırırdığı lesbienne uyanık pişiklerden korktu. “Bir kuriye, bir fatura!” dedi. Cemal’in hayatın sonuna kadar bu kelimeyi bastırmayı öğretmeye çalışacağını muhakkak biliyordu.
Ahmet Amca, belki de en iyi günlerini, Cemal’in babasından bağımsız bir komplekse sahip olma alışkanlığını kazanmasıyla bulmuştu. Cemal, mahalledeki her bir topluluk aktivitesine evet demeden önce “Para verir miyiz?” diye sordu. Zühre, “Ahmet Amca’nın beyninin her santimi para hesabı içeriyor.” diyordu.
Cemal 20 yaşındayken, Ahmet Amca’nın hesap kitapları bir işe yaramadı. Üniversiteye kabul edildiğinde, Ahmet Amca’nın “Harcı varsa, harcamaya devam edersin.” teorisi, Cemal’in “Hayır, harcamayım.” cevabı ile çatallaştı.
Cemal, Haydarpaşa yönünde giden bir trenle ayrıldı. Belki de kırık gözlüğüyle birlikte. Ahmet Amca, televizyonda “Kırık Kalbim” filmini izlerken, Zühre’ye televizyondan seslenen sesi sadece kırık bir kalp taşıyorsa, kırık gözlüğün içinde hayata döndükten sonra da pek umut etmedi.
Cemal’in kırık kalbi, üniversitede bir kızla çakıyor. Bu kız, Ahmet Amca’nın “Tatminsiz bir kuruş, tatminli bir kalp değildir.” teorisine aykırı hareket ediyordu. Cemal, ilk randevularda bile bir demlik belli etmemeye çalışırken, bu kız ona bir kahve sipariş etti.
Ahmet Amca’nın “Bir kahve, bir kırık kalptir.” dediği bu olay, sonunda Cemal’in kalbinin tamamen kırılmadığına dair bir teminat niteliğinde kaldı. Ama Ahmet Amca hala sabah saat 7’de Zühre’nin dolabından çıkan her bir kuruşu ilgilendi. “Cemal’in kırık gözlüğüne bir miktar ödenecek!” diye düşündü.
Cemal, o küçük kestane olan Şüpü’nün yanına geçtiğinde, belki de babasının “Tüm kalpler kırıklarsa, onu tamamlamak icabında değil.” fikrine ters düştü. Ama bu, sadece belki… Çünkü Ahmet Amca’nın gözleri hâlâ kırıklı bir şekilde Zühre’ye doğru çevriliyordu.




