Gözyaşlarıma Layık Değilsin

Ne kadar hak etmiyorsun gözyaşlarımı.

Annem saçını kehribar tokayla toplarken, “Unutma, Ayşe: seni ben büyüttüm, seni ben adam ettim,” dedi. Sertti sesi. “Kucağımda büyüttüm, senin için iyi bir koca buldum, çocuğuna bakıyorum—sen ise?”

Ayşe bulaşıkları sessizce yıkıyordu. Elleri otomatik hareket ediyor, içi ise bir yumruk gibi sıkılıyordu. Biliyordu, şimdi uzun bir “sen neden böylesin” konuşması gelecekti.

“İşinden hiç bahsetmiyorum bile. Edebiyat okuyup muhasebeci mi olunur? Ayıp. Öğretmen olabilirdin. Şükran’ın kızı gibi. Ama sen…”

Ayşe cevap vermedi. Sustukça kendini koruyabildiğini öğrenmişti. Konuştuğunda ise her şey fırtınaya dönüşüyordu. Annesi kelimelerle vurmayı iyi biliyordu.

Aile, şehrin kenar mahallesindeki eski bir apartmanda yaşıyordu: Ayşe, kocası Emre, altı yaşındaki kızı Elif ve annesi—Nurten Hanım. Babası vefat ettikten sonra, Ayşe annesini yanlarına aldırmıştı. Önce iyi bir fikir gibi görünmüştü: büyükanne torunuyla ilgilenir, Ayşe rahat çalışabilirdi.

Ama çok geçmeden Nurten Hanım her yeri ele geçirdi. Evin her karışına karışıyor, her hareketlerine yorum yapıyor, hatta Ayşe’nin demlediği çay bile “yanlış” oluyordu.

Emre sabretti. Bazen şaka yapmaya çalışıyor, bazen de garajda kayboluyordu. Sade, iyi yürekli, biraz yorgun bir adamdı. Ayşe onu seviyordu, ama yıllar geçtikçe aralarına soğuk bir şey giriyor gibiydi. O “soğuk şey” ise mutfakta, çiçekli sabahlığıyla oturup her şeyin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu.

Her şey, aile hekiminin telefonuyla değişti. Annesinin durumu kötüleşiyordu: şiddetli baş ağrıları, şaşkınlık, mide bulantıları. Teşhis korkulan şeydi—gliyoblastom, ameliyat edilemez. Doktorlar “birkaç ay” demişti, belki bir yıl.

Ayşe ağlamadı. Donup kaldı. Sonra kendini otomatik bir makine gibi çalışmaya verdi—tahliller, hastaneler, randevular. İş toplantılarını erteledi, patronundan uzaktan çalışma izni aldı. Emre de destek oldu. Hatta Elif bile annesinin yükünü hissediyor gibiydi.

Nurten Hanım ise pek değişmemişti. Bazen hemşireye söyleniyor, bazen doktora saygısızca davranıyor, bazen de çorbanın “tatsız” olduğunu söylüyordu. Sadece geceleri, kimsenin duymadığını sandığı anlarda, yastığa gözyaşı döküyordu.

Bir gün Ayşe dolabı karıştırırken eski bir battaniye arıyordu. Ayakkabı kutusuna benzeyen bir kutu buldu. İçinde mektuplar vardı. Çoğu ona yazılmıştı, ama başkasının el yazısıyla.

İlk mektup şöyle başlıyordu:
“Ayşeciğim, seni bekliyorum. Neden kaybolduğunu anlayamıyorum. Senin Sibel’in.”

Sibel. Üniversiteden en yakın arkadaşı. Birlikte Fransa’ya gitmeyi, kitapçı açmayı, hikayeler yazmayı hayal ederlerdi. Kavga etmemişlerdi—sadece bir gün iletişimleri kesilmişti. Ve Ayşe hep onun kendisini terk ettiğini sanmıştı.

Sonraki mektuplar da Sibel’dendi. Bir tanesi de bir işverenden—İstanbul’da staj teklifi. Ayşe zarfları tanıdı: aynısı ona da gelmişti, ama içi boştu. O zaman “hata olmalı” diye düşünmüştü.

Bir de Emre’den mektup vardı. Evlenmeden önce. Beraber İzmir’e taşınıp küçük bir iş kurmayı, deniz kenarında yaşamayı hayal ettiğini yazmıştı. Ayşe bunu hiç görmemişti. Emre’nin fikrini değiştirdiğini sanmıştı.

Mektupları elinde tutarken yere çöktü. Dünya biraz yamulmuştu.

Bunlar hata değildi. Sabotajdı.

Annesi mektupları ele geçirmiş, saklamış, belki de cevaplar uydurmuştu. Kafasında annesinin sözleri çınlıyordu:
“O Sibel dediğin boş bir kız, seni ilk fırsatta terk eder.”
“Emre mi? Seni sırtında taşır! kendiniz ne yapabilirsiniz ki?”
“Ne stajı? Dolandırıcılar. İstanbul’da bulaşık mı yıkayacaksın?”

Ve inanmıştı.

Ayşe mektuplarla akşama kadar oturdu. Sonra mutfağa gidip annesinin karşısına geçti. Artık gerçek saklanamazdı.

“Mektupları buldum. Sibel’den. Emre’den. İstanbul’dan.”

Nurten Hanım irkilmedi. Sadece burun kıvırdı:

“Ee?”

“Sen mi sakladın?”

“Tabii. Senin kafan basmaz ki bunlara. O Sibel dediğin fırsatçı, Emre’nin vizyonu yok, İstanbul’da seni soyarlardı. Seni korudum!”

“Bu koruma değil. Kontrol,” dedi Ayşe sessizce. “Seçim hakkımı çaldın.”

“Ben annenim! Senin iyiliğini bilirim!”

“Beni hep yanında istedin. Bağımlı. Aciz. Sadece mektupları değil, babama da bana ihtiyacı olmadığını söyledin, değil mi? Hayatımı mahvettin.”

“Saçmalama! Sensiz ben ne yapardım!”

“Peki ben seninle ne oldum hiç düşündün mü? Kaybettiklerimi?”

Nurten Hanım bir an sustu. Gözlerinde korku ya da boşluk belirdi. Sonra sandalyeye yaslanıp fısıldadı:

“Yalnız kalmaktan korktum.”

Bir hafta sonra Ayşe eşyalarını topladı. Yakın bir semte taşındı. Emre eşyaları taşımaya yardım etti, Elif yeni anaokuluna başladı. Ayşe bir gün kitapların yanında ağlarken, Emre onu sardı:

“YAyşe baktığı aynada artık kendi gözlerine güvenle bakabiliyordu, çünkü hayatı boyunca ilk kez kendisine ait olan kanatlarıyla uçtuğunu biliyordu.

Rate article
Lifequest
Gözyaşlarıma Layık Değilsin