– Unutma, Merve: seni ben büyüttüm, yoksa insan bile olamazdın, – dedi annesi, saçını kehribar tokayla toplarken. – Sana baktım, iyi bir eş buldum, çocuğuna yardım ediyorum, peki sen?
Merve sessizce bulaşıkları yıkıyordu. Elleri otomatik hareketlerle tabakları ovalarken içinde her şey bir düğüm oluyordu. Biliyordu: şimdi her şeyi nasıl yanlış yaptığına dair bir nutuk gelecekti.
– İşinden bahsetmiyorum bile. Filoloji okuyup muhasebeci mi olunur? Rezillik. Öğretmen olabilirdin. Arkadaşımın kızı Ayşe gibi. Ama sen…
Merve cevap vermedi. Sessiz kalmayı çoktan öğrenmişti. Sessizlik onun tek kalkanıydı. İtiraz etmeye çalıştığında her şey fırtınaya dönüşüyordu. Annesi kelimelerle nasıl vuracağını iyi biliyordu.
–
Aile, şehrin kenar mahallesindeki eski bir üç odalı evde yaşıyordu: Merve, kocası Emre, altı yaşındaki kızı Elif ve annesi – Fatma Hanım. Babasının vefatından sonra Merve, annesinin onlara taşınmasında ısrar etmişti. Başta iyi bir fikir gibi görünüyordu: büyükanne yakında, Elif’le ilgilenir, Merve de rahatça çalışabilirdi.
Ama çok geçmeden Fatma Hanım tüm evi ele geçirdi. Her şeye karışıyor, her adımı yorumluyor, hatta Merve’nin demlediği çay bile “yanlış” oluyordu.
Emre sabrediyordu. Bazen şaka yapmaya çalışıyor, bazen de uzun saatler garajda kayboluyordu. Sade, iyi yürekli, biraz yorgun bir adamdı. Gösterişi yoktu ama sıcaklığı vardı. Merve onu seviyordu ama her yıl bu sıcaklık biraz daha uzaklaşıyordu – sanki aralarına soğuk bir şey girmişti. Ve bu “şey” mutfakta, çiçekli sabahlığıyla oturup her şeyin nasıl olması gerektiğini anlatıyordu.
–
Her şey, aile hekiminin telefonuyla değişti. Annenin durumu kötüleşiyordu: şiddetli baş ağrıları, yönelim bozukluğu, mide bulantısı. Teşhis en kötü korkuyu doğruladı – glioblastom, ameliyat edilemez. Doktorlar, “birkaç ay” dedi, belki şanslıysa bir yıl.
Merve ağlamadı. Donup kaldı. Sonra bir makine gibi devreye girdi – tahliller, hastane gezileri, konsültasyonlar. İş görüşmelerini erteledi, patronundan uzaktan çalışma izni istedi. O da anlayış gösterdi. Emre de. Hatta Elif bile artık her şeyi annesinin tek başına yaptığını hissetmiş gibiydi.
Fatma Hanım pek değişmemiş gibiydi. Ya hemşireye söyleniyor, ya doktora laf atıyor, ya da çorbanın “tadının olmadığını” söylüyordu. Sadece bazen, kimsenin duymadığını sandığı anlarda, gece yastığa iç çekiyordu.
–
Bir gün Merve kilerde eski bir battaniye ararken ayakkabı kutusu buldu. İçinde mektuplar vardı. Çoğu ona yazılmıştı ama başkasının el yazısıyla.
İlk mektup şöyle başlıyordu:
*”Merve, seni bekliyorum. Tekrar arayacağım, böyle kaybolmana inanamıyorum. Senin, Sema.”*
Sema. Üniversiteden arkadaşı. En yakını. Fransa’ya gitmeyi, bir kitapçı açmayı, hikâyeler yazmayı hayal ettikleri kız. Kavga etmemişlerdi – iletişimleri bir gün kesilmişti. Ve bütün bu zaman Merve onun kendisini terk ettiğini sanmıştı.
Sonraki mektuplar Sema’dandı, bir diğeri de bir işverenden – onu Ankara’da staja davet ediyordu. Merve zarMerve mektupları okudukça gözyaşlarıyla ıslanan kağıtların arasında geçmişin acısını değil, özgürlüğün ilk adımlarını hissetti ve artık kendi yolunu çizmenin zamanı geldiğini anladı.




