Dikmediği ağacı ben diktim.
Elif, oturma odasında eski tahta masanın başında, kocasının cep saatini tutuyordu. Ağır, solgun gümüş rengi bir kasa ve çatlamış camı olan bir saatti. Akrepler ve yelkovan, hiçbir şey ifade etmeyen ya da belki de her şeyi anlatan bir zamanı gösteriyordu: 5.30. Parmaklarında çevirirken bir an onu canlandırmaya çalışıyor gibiydi.
“Neyi saklıyordun, Emre?” diye fısıldadı Elif, saatin kadranına bakarak. “Bozulduğunda bile onu hiç çıkarmazdın. Neden?”
Emre üç ay önce gitmişti. Bir kalp krizi, şimşek gibi ani. Elif otuz iki, o otuz beş yaşındaydı. Gelecek hayalleri yeni başlıyordu: çocuklar, seyahatler, evlerinin arkasındaki küçük bir bahçe… Ama zaman durmuştu. Tıpkı bu saat gibi.
Elif iç çekti ve saati masaya bıraktı. Eşinin eşyalarını ayrıştırmak istiyordu ama her kazak, her kitap onu yeniden ona götürüyordu. Saat son bilmeceydi. Emre hiçbir zaman saatin nereden geldiğini anlatmamıştı. Sadece, “Bu önemli, Elif,” derdi. Hepsi bu.
Ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Banliyödeki evleri sonbahar yapraklarına gömülmüştü. Komşu çocukları sokakta top oynuyor, uzaklardan bir köpek havlıyordu. Hayat devam ediyordu ama Elif için sanki donmuştu.
“Artık yeter,” dedi kendine. “Yaşamaya devam etmeliyim. En azından onun için.”
—
Elif, kolay pes eden biri değildi. Evlenmeden önce bir çiçekçide buketler yapar, insanların yüzünü güldürürdü. Emre, “Çiçekleri terbiye ediyorsun,” diye şaka yapardı. O da mühendisti, sessiz ama sıcak bakışlı biri. Tesadüfen tanışmışlardı: Elif bir kafede menekşe dolu saksıyı düşürmüş, Emre de yoldan geçerken kırıkları toplamıştı.
“Üzülme, çiçek yaşar,” demişti o gün gülümseyerek. “Sen daha çok şoktaymışsın gibi.”
“Bu benim en güzel saksımdı!” diye çıkışmıştı Elif ama ardından gülmüştü. Onun sakinliği bulaşıcıydı.
Böyle başlamıştı hikâyeleri. Bir yıl sonra evlenmişler, banliyöde bir ev alıp “Pamuk” adında bir kedi sahiplenmişlerdi. Çocuk hayalleri vardı. Ama kader farklı yazmıştı. Bir buçuk yıl önce, beşinci ayda bebeklerini kaybetmişlerdi. Emre hep yanındaydı, elini tutuyordu, konuşmuyordu ama sessizliği bütün kelimelerden yüklüydü. O acıyı hiç konuşmadılar, sadece yaşamaya devam ettiler. Şimdi o da yoktu.
Saat masada, söylenmemişlerin bir hatırlatıcısı gibi duruyordu. Elif onu aldı ve kararlı adımlarla dışarı çıktı. Şehirde bir saat tamircisi vardı, Emre bir keresinde ondan bahsetmişti. Belki o saatin sırrını biliyordur.
—
Saatçi dükkânı dar bir sokaktaydı. Kapıda “Zaman ve Saatler – Tamir” yazan bir tabela asılıydı. Tezgâhın arkasında, gür kaşlı, güler yüzlü bir adam oturuyordu. Adı Mustafa Bey’di.
“İyi günler,” dedi Elif, saati tezgâha bırakarak. “Çalışmıyor. Tamir edebilir misiniz?”
Mustafa Bey gözlüklerini takıp saati inceledi.
“Hmm, eski bir parça,” diye mırıldandı. “Alman yapımı, 20. yüzyıl başları. Bunu nereden buldunuz?”
“Kocamındı. Çok değer verirdi.”
Yaşlı adam başını salladı, anlatılanların ötesini anlamış gibi. Dikkatle arka kapağı açtı ve kaşlarını çattı.
“Burada bir şey var,” dedi, katlanmış bir kağıt parçası çıkararak. “Mektup gibi duruyor.”
Elif donakaldı.
“Mektup mu? Nasıl bir mektup?”
“Bilmiyorum,” diye omuz silkti Mustafa Bey. “Ama saat çalışmıyor çünkü mekanizma paslanmış. Tamir edilebilir ama birkaç gün sürer. Mektup… size ait.”
Sarıarmış kağıdı uzattı. Elif titreyen elleriyle aldı ama açmaya cesaret edemedi.
“Teşekkürler,” diye fısıldadı. “Saati sonra alırım.”
—
Evde Elif uzun süre mektupla oturdu. Kedi Pamuk bacaklarına sürtünüyordu ama farkında bile değildi. Derin bir nefes alıp kağıdı açtı. Yazı Emre’nindi – düzgün, hafif eğimli.
“Hiç göremeyeceğim yavrum,
B”Sana bir ağaç dikmek istemiştim, ama zaman yetmedi,” diye okurken gözyaşları yanaklarından süzüldü, sonra bahçeye çıkıp mektuptaki isteği yerine getirmek için toprağı kazmaya başladı.




