Fabrika ödülünü aldıktan sonra Arda, iki arkadaşıyla küçük bir lokantada oturuyordu. Ödül büyük değildi ama bekârdı, parayı pek dert etmezdi.
“Para varsa güzel, yoksa maaşı beklerim,” diye neşeyle söylenirdi arkadaşlarına.
Onlar karılarına maaşlarını kaptırdıklarından yakınırken, Arda gülerdi. “Şanslısınız, gizli bir kenara para koyabiliyorsanız demek ki iyi gidiyor.”
“Arda kardeş, bekâr olmak kolay,” diye iç çekti Murat. “Bende üç çocuk var, maaş da öyle çok değil. Sana tavsiyem, sakın evlenme. Karı da peşini bırakmaz: çocuklar aç, ayakkabılar delik, elbiseler küçülmüş… Hepsi bir yana…”
Erkekler kahkahalarla güldü, tam o sıra masalarına sevimli, hareketli bir kız ilişti. Arda’yı görür görmez dizlerine oturdu. Arkadaşlarının en genciydi, utanmıştı ama yine de kızı kollarına aldı.
“Adım Dilara,” diye neşeyle tanıttı kendini. “Ya sen?”
“Arda,” dedi o, arkadaşları göz kırpıp birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.
Dilara ayağa kalkıp Murat’ın diğer masadan getirdiği sandalyeye oturdu. Arda köylü bir çocuktu, buralara alışalı bir yıl olmuştu, utangaçtı, böyle atak kızlarla nasıl konuşacağını bilmezdi. Ama Dilara’dan çok hoşlanmıştı. O gece birlikte ayrıldılar. Sabah yanında uyandığında hızla giyinmeye başladı.
“İşe gitmem lazım,” dedi, Dilara yatakta kalmıştı.
“Ardacığım, umarım bu son görüşmemiz değildir?” diye esneyerek mırıldandı. “İşten sonra bana gel, seni bekliyor olacağım.”
İş günü bitmek bilmedi Arda’ya, ama çıkışta şimşek gibi Dilara’nın yurduna koştu. Kız gerçekten de onu bekliyordu. Arda bu hareketli, renkli kıza âşık olmuştu, onu daha iyi tanımadan bile. Arkadaşları uyarmıştı; Dilara erkek gruplarında çok görünürmüş. Ama Arda çoktan evlenme teklif etmişti.
Bir yıl sonra kızları Zeynep doğdu. Dilara başta iyi bir ev hanımıydı. Yemek yapar, temizlik yapar, bebeğini emzirirdi. Ama Zeynep bir yaşına gelince her şey değişti. Arda işteyken kızı komşuya bırakıp çıkıp gidiyordu. Arda işten döndüğünde Zeynep komşunun yanındaydı, kadın söyleniyordu:
“Arda, benim de iki kızım var, işim çok. Bir de seninkine bakıyorum. Dilara’ya söyle, artık Zeynep’le ilgilenmeyeceğim.”
Kavgalar, gürültüler, Arda tehditler savuruyordu. Ama Dilara evine erkekleri getirmeye başladı. Koca işten geliyor, evde kalabalık. Hepsin kovuyordu. Son kavgalarında Dilara açıkça söyledi:
“Zeynep’i al ve sür git, ikinize de ihtiyacım yok. Köyüne dön.”
Arda öyle yaptı. Zaten aklından geçiriyordu, belki Dilara aklını başına alır diye umuyordu. Köyde annesi Fatma çok hastaydı, artık yataktan kalkamıyordu. Komşu Hanife ona bakıyordu. Evler yan yanaydı, hatta bahçe kapısından bile çıkmaya gerek yoktu, aradaki çit yıkılmıştı. Hanife kendi sundurmasından inip direk Arda’nın bahçesine geçiyordu. Yemek taşımak bile kolaydı. Hanife Fatma’yı besliyordu.
Arda uzun zamandır köye gelmemişti, annesinin yattığını bilmiyordu. O gidince Fatma’nın başka kimsesi kalmamıştı. Durumu zordu: hasta bir anne ve iki yaşında bir kız. Köyde iş bulup çalışmaya başladı, Zeynep’e Hanife bakıyordu. Onun da üç yaşında oğlu Cem vardı. İki çocuk birlikte oynuyorlardı.
“Sağ ol Hanife, sen olmasan ne yapardım bilmiyorum,” diye teşekkür ediyordu.
Hanife evliydi ama kocası Mehmet haylazın tekiydi. İçer, kavga gürültü ederdi. Arda defalarca ona haddini bildirmişti. Son dövdüğünde Mehmet zor iyileşip toparlanmış, evi terk etmişti. Köylülerin dediğine göre, annesinin yanına, komşu köye gitmişti. Hanife üzülmemiş, hatta Arda’ya teşekkür etmişti. Kocasından korkuyordu.
“Arda, evim sakin oldu. İyi ki ona dersi verdin, bir daha dönmez. Beni hiçe sayıyordu ama erkeklerden korkar. O.” Hanife boşandı. Bir ay sonra Arda’nın annesi öldü.
Fatma’yı gömdüler. Artık Arda işe gittiğinde Zeynep Hanife’ye koşuyordu. Minnet borcunu ödemek için ona her işinde yardım ediyordu. Küçük, eski bir evi vardı, dedesi ve ninesi orada yaşamıştı. Hanife’nin evi sağlamdı. Babası Kâzım çevrenin en iyi marangozuydu. Kendine sağlam bir ev yapmıştı ama orada uzun yaşayamamıştı.
Hanife’nin ebeveynleri kısa sürede peş peşe ölmüştü. Önce babası, insanlar yük taşımaktan yıprandı derdi. Annesi de iki yıl sonra, hızlıca hastalanıp gitmişti. Hanife 16 yaşında ablasıyla kalmıştı.
Sonra ablası evlenip başka köye taşındı. Hanife 18’inde evde tek başına kalmıştı. İşte o zaman Mehmet onu istemişti. Arda’nın annesi Fatma akıl vermişti:
“Evlen Hanife, Mehmet istediğine göre evlen. Tek başına ne yapacaksın?”
Böylece evlenmişti. Oğlu Cem doğmuştu. Hanife mutluydu, oğlunu çok seviyordu ama kocasından giderek soğumuştu; içkiye iyice düşünce.
Annesinin ölümünden sonra Arda düşüncelere daldı. Hanife’yi beğeniyArda ile Hanife bir yaz akşamı köy meydanında ellerinde çaylarla otururken, Cem ile Zeynep’in uzaktan gülüşerek koştuklarını gördüler ve o an anladılar ki, aradıkları mutluluğu zaten yıllardır yanı başlarında taşıyorlarmış.




