Aile İçindeki Huzursuzluk, Evin Neşesini Kaçırır

Aile içinde huzursuzluk varsa, ev de mutluluk vermez.

“Ondan nefret ediyorum! O benim babam değil! Defolup gitsin buradan. Onsuz da yaşarız,” diye öfkeyle bağırıyordu Elif, üvey babasına karşı içindeki kini dışa vuruyordu. Ben ise bu aile çatışmasını anlamıyordum. Neden barış içinde yaşamıyorlardı? O evde hangi fırtınaların koptuğundan haberim yoktu.

Elif’in annesinden küçük bir kardeşi vardı: Eda. Eda, annesi ile üvey babasının ortak çocuğuydu. Bana öyle geliyordu ki üvey baba, hem kendi kızı Eda’ya hem de Elif’e aynı şekilde davranıyordu. Ama bu bir dış gözlemdi. Aslında Elif, okuldan sonra asla eve koşarak gitmezdi. Bir numaralı düşmanı olan üvey babasının işe gidiş saatini hesaplardı. Ama Allah göstermesin, hesapları tutmaz ve üvey babası hâlâ evde olursa, Elif’in öfkesi kontrolden çıkardı.

Bana fısıldardı:
“O hâlâ evde! Ayla, odamda biraz oturur musun?”
Kendisi ise protesto edercesine banyoya kapanır, üvey babasının çıkmasını beklerdi. Üvey baba kapıyı çarpar çarpmaz, Elif gönüllü hapisliğinden çıkar, derin bir nefes alırdı:
“Sonunda gitti! Ayla, bana şanslısın, öz babanla yaşıyorsun. Ben ise böyle çile çekiyorum.” Gözleri dolardı. “Hadi, mutfağa gidip yemeğimizi yiyelim.”

Elif’in annesi maharetli bir ev kadınıydı. Bu evde yemek bir kültürdü. Kahvaltı, öğle yemeği, ikindi atıştırmalığı, akşam yemeği… Hepsi belirli saatlerde, vitaminler ve kaloriler hesaplanarak hazırlanırdı. Ne zaman Elif’in evine gitsem, masada sıcak bir yemek olurdu. Tencere ve tavalara örtü serilir, yemek yiyenleri beklerdi.

Bir de şunu hatırlıyorum: Elif, on yaş küçük kardeşi Eda’yı sevmezdi. Ona sataşır, alay eder, hatta kavga ederdi. Ama zaman geçtikçe, kardeşler birbirlerine sıkı sıkıya bağlanacaktı.

Elif evlenecek, bir kız çocuğu dünyaya getirecekti. Sonra ailesi (üvey babası hariç) İsrail’e yerleşecekti. On iki yıl sonra ikinci bir kızı daha olacaktı. Eda ise evlenmeyip hep yalnız kalacak, ama Elif’in kızlarının yetişmesine destek olacaktı. Uzak diyarlarda aile bağları daha da güçlenecekti. Elif, öz babasıyla ölümüne kadar mektuplaşacaktı. Onun başka bir eşi vardı. Elif, babasının tek evladıydı.

Ben öz annem ve babamla büyümüş olsam da, çocukluk arkadaşlarımın çoğu babasız yetişiyordu. O zamanlar onların üvey babalarına olan öfkelerini anlamıyordum. Meğer arkadaşlarımın hayatı pek de kolay değilmiş.

Nalan’ın annesi ve üvey babası içkiye düşkündü. Nalan onlardan utanırdı. Hiç kimseyi evine çağırmazdı. Üvey babasının bağıracağını, annesinin de ona katılıp bir tokat atacağını bilirdi. Ama on beş yaşına bastığında, artık kendini savunabilecek hale gelmişti. Üvey babası ve annesi onu rahat bıraktılar.

“Ayla, doğum günüme gelir misin?” diye sevinçle sormuştu Nalan.

Şaşırmıştım:
“Evine mi? Biraz korkuyorum açıkçası. Üvey baban kovmaz mı beni?”

“Kovmaya cesaret edebilirse! Artık onun bana hükmü yok. Annem bana öz babamın adresini verdi. Şimdi o benim korumam. Babam uzakta yaşamıyor. Gel, Ayla. Annem hazırlık yapıyor,” diyerek kendinden emin bir şekilde gülümsedi.

Nalan’ın on altıncı yaş günü geldi. Hediye alıp kapısını çaldım.

Karşımda süslü püslü duran Nalan vardı:
“Merhaba, dostum! İçeri gel, buyur sofraya.”

Nalan’ın annesi ve üvey babası masanın yanında dikilmişti. Ben sessizce, çekinerek selam verdim. Onlar da aynı soğuklukla başlarını salladılar.

Eskimiş bir muşambayla örtülü masada büyük bir kâse pilav, tabakta doğranmış ekmek ve bardaklara doldurulmuş gazoz vardı. Hatta bardakların üstünde kıtır börekler duruyordu. Hepsi bu kadar. Ama Nalan’ın bu “şölen”den gurur duyduğu belliydi.

Allah’ım, peki bu aile normal günlerde ne yiyordu? Kendi doğum günümü hatırladım. Annem bütün gün mutfakta yemek yapmıştı. Salatalar, etler, balıklar, börekler, pasta, meyve suyu… Ev evdir, ama işte her evin kendi rengi var.

Şaşkınlığımı belli etmeden pilavı ve ekmeği iştahla yedim, gazozu da içtim. Böreği ise kenara koydum, çünkü çok ufalanıyordu ve muşambayı kirletmek istemedim.

Nalan’ın annesi ve üvey babası hiç kıpırdamadan bizi izliyordu. Odanın bir köşesinde, kutlamanın yapıldığı yerde bir yatak vardı. Üstünde Nalan’ın babaannesi yatıyordu:

“Zeynep, sakın içki içme! Yoksa beni unutup yemek vermezsin.”

Nalan utandı:
“Anneanne, merak etme, annem içmiyor. Sadece gazoz var, alkol yok.”

Yaşlı kadın rahatlamış gibi arkasını döndü, inledi.

“Çok teşekkür ederiz, çok güzeldi!” diyerek masadan kalktım.

Nalan’la hemen çıktık. Gençliğin kendine has işleri vardı. Bizim gibi taze kızların yaşlılarla oturacak hali mi vardı?

Nalan, bir yıl içinde annesini, üvey babasını ve babaannesini kaybedecekti. Yirmi beşinde tamamen yalnız kalacaktı. Hiç evlenmeyecek, çocuk sahibi olamayacaktı. Âşık olanlar oldu,Ne yazık ki hayat, ona gerçek bir yuva kurma fırsatını hiç vermeyecekti.

Rate article
Lifequest
Aile İçindeki Huzursuzluk, Evin Neşesini Kaçırır