Mutfak masasında yer açmak zorunda kaldık. Beş metrekarelik mutfak artık iki yetişkin ve üç çocuğa dar geliyordu.
“Kerem, salondan tabure getir.”
On yedi yaşındaki delikanlı gözlerini devirdi ama itaat edip gitti, tabureyle döndü.
“İşte. Masayı biraz çekelim, hepimiz sığarız. Sorun değil, Mertçiğim,” dedi kadın, beş yaşındaki çocuğa bakmadan. Tüm bu telaşın sebebi oydu. Kocasına döndü, adamın yüzündeki memnuniyetsizlik okunuyordu.
İlk tabağı sıcak mercimek çorbasıyla babaya koydu Elif. Hızlıca ekmek doğradı, pastırma dilimledi, kızına sarımsak uzattı soyması için. Kısa sürede diğer tabaklar da masadaydı. Büyük oğlu, babasını taklit ederek ekmeğin üzerine ince bir pastırma dilimi koyup çorbayla birlikte yutuyordu. Sarımsaklar hızla paylaşıldı, tabak boş kaldı.
Mert elinde kaşıkla sessizce oturuyor, karşılıklı oturan iki erkeği izliyordu. Onlar gibi yapmak istiyordu ama tabaklar çok uzaktaydı.
“Ye,” dedi on yaşındaki Leyla, ekmeğin bir parçasını uzatıp ardından pastırma koydu.
Mert açgözlülükle kapıştı, çikolata yiyormuş gibi çiğnedi. Elif gülümsedi ve kaşığını aldı.
İkinci tabağı baba reddetti. Kerem sessizce başını salladı. Leyla tuz istedi, ekmeğinin üstüne serpti. Çay içerken herkes kendi fincanına bakıyordu. Kurabiyeler hızla tükeniyordu.
Yemek bittiğinde Orhan masadan ilk kalkan oldu.
“Çocuklar önce yesin, sonra biz. Masa küçük.”
Elif elindeki tabakla duraksadı, itiraz etmek istedi ama karşı çıkmadı. Kerem, lokmasını çiğneyen küçük çocuğa öfkeyle baktı.
Dün baba yalnız dönmemişti. Kapıyı açıp çocuğu içeri itmişti.
“Gir, Mert.”
Elif koridorda havluyu tutuyordu. Belli ki ebeveynler bu durumu konuşmuş, Mert’in gelişi planlıydı.
“Bu kim?” diye sordu Kerem, odasından kitabıyla çıkageldi.
“Bu Mert,” dedi anne yumuşak bir sesle.
“Adını duydum. Kim o?”
Orhan ve Elif hazırlıksız yakalanmıştı. Çocuklara önceden anlatmalıydılar ama önemsememişlerdi.
“Mert bizimle kalacak, odanıza bir koltuk koyacağız.”
“Bizim odamıza mı?” Leyla da koridora fırladı.
Kardeşiyle paylaştığı oda zaten doluydu. Koltuk eklemek demek her şeyi yeniden düzenlemek demekti.
“Birbirinize yer açarsınız.”
Babanın otoritesi sorgulanamazdı. Çoğu zaman söze bile gerek kalmaz, bakışı yeterli olurdu.
Yedi yıl önce baba ayrılmıştı. Korkunç bir kavga çıkmış, her zaman sakin olan anne çığlık çığlığa ağlamıştı. Ama Orhan çantasını alıp gitmişti. Fabrikada tanıştığı Dilara’ya âşık olmuştu.
İki yıl sonra geri döndü. Çantası yine elindeydi. Özür dilemedi.
“Boşanma dilekçesi verdin mi? Vermediysen kalıyorum.”
Elif cevap veremedi. O anı beklerken tükendiğini fark etti. Ama söyleyecek bir şey yoktu. Zaten affetmişti.
Bir yıl komşu gibi yaşadılar, ta ki Orhan açıklayana dek. Sonra yavaşça yeniden yakınlaştılar. Şimdi Mert vardı.
Dilara hastalık falan geçirmemişti, sadece çocuk istemiyordu. Doğurmuştu çünkü fabrika küçük bir ev veriyordu.
“Ya al ya da yetimhaneye gönderirim.” demişti Orhan’a.
“Üç çocukla iki odalı evde nasıl kalacak?”
“Bilmem.” dedi Dilara omuz silkip. “Doğururken sormadın.”
“Sevdiğini sanmıştım.”
“Şaka mı bu? Ay sonuna kadar düşün. Birinci gün benim izin günüm, almazsan yetimhaneye bırakırım.”
Elif tereddüt etmeden kabul etti Mert’i. Çocuklar arasında ayrım yapmadı.
Zaman geçti. Büyük bir katlanır masa alındı. Leyla için salonun bir köşesi ayrıldı, böylece erkekler odada rahat etti.
Kerem üniversiteye başladı, Mert okula gitti. Artık uyum sağlamaları gerekiyordu ama Kerem sürekli küçük kardeşini aşağılıyordu. Aynı babadan olmaları bir şey değiştirmiyordu.
Leyla Mert’i hemen sevmişti. Ağabeyinden daha yakındı ona.
Mert’e de diğerleri gibi kıyafet, oyuncak alınıyordu. Ama Kerem buna içerliyordu. Gizliden “Fazla Yük” diye çağırıyordu onu. Ebeveynler yokken Mert’e zorbalık ediyor, suçu ona atıyordu.
Bir gün okuldan dönen Kerem öğle yemeğinde iki köfte yedi. Annenin herkese birer köfte ayırdığını biliyordu.
Akşam Elif tavayı çıkardı.
“Fazla köfte yiyen kim?”
“Mert öğlen aldı, Leyla gördü.” dedi Kerem sevinçle.
Leyla başını salladı. Mert’in köfte yediğini görmüştü.
“Evet, bir tane yedim,” dedi Mert.
“Bir tane mi? Herkese birer köfte ayırmıştım.”
“Kerem yedi, üstüme atıyor.”
Elif büyük oğluna bakmadı bile. Köfteli tabağı Mert’in önüne koydu.
“Bir yerde okumuştum—fazla yük silahtan beter. Doğru mu, anne?” diye sırıttı Kerem.
Baba yumruğunu masaya vurup ayağa fırladı. Kerem’in tabağını aldı, delip geçercesine baktı.
Sonra tabağı Elif’in önüne koydu, onunkini Kerem’e itti.
“Fazla yük sensin. Yirmi yaşındasın, üstümüzden geçiniyorsun. Yiyeceksen çalış.”
Mert başını eğdi.
Baba mutfaktan çıktKöstebek’in gözlerinden düşen yağmur damlaları masada birikmiş, her şeyi susturan bir sessizlik ortalığı kaplarken, ailenin bütün yükünü omuzlarında taşıyan Elif, artık kimsenin fazlalık olmadığını anladı.




