Ailedeki Sorunlar, Yuva Huzursuzluğu getirir

Aile içinde huzur yoksa, ev de keyif vermez.

“Ondan nefret ediyorum! Babam değil o! Defolup gitsin buradan. Onsuz da yaşarız,” diye öfkeyle bağırıyordu Selma, üvey babasına karşı içini döküyordu. Ben ise bu aile kavgasını bir türlü anlamıyordum. Neden huzur içinde yaşamıyorlardı ki? O evde hangi fırtınaların koptuğundan haberim yoktu tabii.

Selma’nın annesinden olan küçük kız kardeşi Elif vardı. Elif, annesiyle üvey babasının ortak çocuğuydu. Bana öyle gelirdi ki üvey baba, hem öz kızı Elif’e hem de üvey kızı Selma’ya aynı şekilde davranıyordu. Ama bu dışarıdan görünen kısmıydı. Aslında Selma, okuldan sonra asla eve koşarak gitmezdi. Bir numaralı düşmanı olan üvey babasının işe gitme saatini hesaplar, onun evden çıkmasını beklerdi. Şayet hesabı tutmaz da üvey babası hâlâ evde olursa, Selma’nın sinirleri tepesine çıkardı.

Fısıltıyla bana dönerdi:
“O burada! Aslı, odamda biraz oturur musun?”
Kendisi ise banyoya kilitlenir, üvey babasının çıkışını beklerdi. Kapı ardından kapanır kapanmaz, hapishaneden kaçmış gibi banyodan fırlar, derin bir nefes alırdı:
“Sonunda gitti! Aslı, sen şanslısın, öz babanla yaşıyorsun. Ben ise işte böyle çile çekiyorum,” diye iç çekerdi. “Hadi mutfağa gidelim, açım.”

Selma’nın annesi mükemmel bir ev kadınıydı. O evde yemek bir kültürdü. Kahvaltı, öğle yemeği, ikindi atıştırmalığı, akşam yemeği… Hepsi saatli, kalorili, vitaminli. Ne zaman Selma’ya misafirliğe gitsem, sıcak yemek masada hazır olurdu. Tencere ve tavaların üstü bezle örtülü, yiyenleri beklerdi.

Bir de şunu hatırlıyorum: Selma, on yaş küçük kardeşi Elif’ten hiç hoşlanmazdı. Ona sataşır, alay eder, hatta kavga bile ederdi. Ama yıllar sonra bu iki kardeş birbirlerine “su katılmaz” hale gelecekti.

Selma evlenecek, bir kız çocuğu doğuracaktı. Sonra ailesi (üvey babası hariç) Almanya’ya yerleşecekti. On iki yıl sonra bir kız daha dünyaya getirecekti. Elif ise evlenmeyecek, ama ablasının kızlarını büyütmek için elinden geleni yapacaktı. Uzak diyarlarda aile bağları daha da güçlenecekti. Selma, öz babasıyla ölümüne kadar mektuplaşacaktı. Babasının başka bir eşi vardı. Selma, onun tek çocuğuydu.

Ben öz annem ve babamla büyümüş olsam da bütün arkadaşlarım “babasız” yetişmişlerdi. O zamanlar çocuk aklımla, bu arkadaşlarımın üvey babalarına niye bu kadar kızgın olduklarını anlamazdım. Meğer onların hayatı hiç kolay değilmiş.

Mesela İclal’in annesi ve üvey babası tam bir alkolikti. İclal onlardan utanır, kimseyi eve davet etmezdi. Çünkü üvey babası kızacak, annesi de ona destek çıkıp bir de ensesine şamar atacaktı. Ama on beş yaşına basınca İclal o kadar gözü kara oldu ki üvey babası ve annesi ona dokunamaz hale geldi.

“Aslı, beni doğum günüme davet ediyorum!” dedi bir gün neşeyle.
Şaşırmıştım:
“Evine mi? Biraz korkuyorum açıkçası. Üvey baban kovmaz mı beni?”
“Kovmaya cesaret etsin bakalım! Artık benim üzerimde bir gücü kalmadı. Annem bana öz babamın adresini verdi. O benim korumam artık. Babam uzakta değil. Gel, annem yemek hazırlıyor,” diyordu güvenle.

İclal’in on altıncı yaş günü geldi çattı. Hediye paketini alıp kapısını çaldım.
Karşımda süslü püslü İclal duruyordu:
“Hoş geldin! Buyur, sofraya otur.”
Annesi ve üvey babası masanın yanında dikiliyordu. Ürkek bir şekilde selam verdim. İkisi de aynı anda başlarını salladı.

Üstü soluk bir muşambayla kaplı masada büyük bir kase pilav, bir tabakta dilimlenmiş ekmek ve billur bardaklara doldurulmuş gazoz vardı. Üstlerine de kırıntılı börekler konmuştu. Hepsi bu kadar. Ama İclal’in bu “şölen” ile gurur duyduğu belliydi.

Allah’ım, peki bu aile normal günlerde ne yiyordu? Bir de kendi doğum günümü hatırladım. Annem mutfakta bütün gün yemek yapmış, salatalar, etler, balıklar, börekler, pasta, meyve suyu… Herkesin evinde farklı bir düzen vardı.

Şaşkınlığımı belli etmeden pilavı ve ekmeği iştahla yedim, gazozumu içtim. Böreği yemedim, fazla ufalandığı için muşambayı kirletmekten çekindim.

İclal’in annesi ve üvey babası masanın yanında öylece durup bizi izlediler. Köşede bir yatak vardı, üzerinde İclal’in babaannesi yatıyordu:
“Zehra, içme ha! Unutursun beni, doyurmazsın!”
İclal mahcup:
“Babaanne, merak etme, annem içmiyor. Sadece gazoz var.”
Yaşlı kadın rahatlamış gibi duvara döndü, inledi.

“Yemeğiniz çok lezzetliydi, teşekkürler!” deyip masadan kalktım.
Biz genç kızlara yapacak daha güzel işler düşerdi elbet. Yaşlılarla oturmak bize göre miydi?

İclal, bir yıl içinde annesini, üvey babasını ve babaannesini kaybedecekti. Yirmi beş yaşında tamamen yapayalnız kalacaktı. Hiç evlenmeyecek, çocuk sahibi olamayacaktı. Âşık olanlar çıktı ama tutunamadı. Talip çSonunda anladım ki hayat, herkese farklı oyunlar oynuyor ama son perdede hepimiz aynı sahneye çıkıyoruz.

Rate article
Lifequest
Ailedeki Sorunlar, Yuva Huzursuzluğu getirir