İKİ LATTE.
– İyi akşamlar, Münevver Hanım! Yine her zamanki gibi iki latte mi? – diye sordum gülümseyerek, geç kalmış müşterimizin küçük, derin çizgilerle dolu ama hâlâ zarif duran yüzüne endişeyle bakarken.
– Merhaba, Ayşecik! Evet, her zamanki gibi, iki latte. Bir de lütfen, şu yaşlı kadını sevindirir misin, bir de tarçınlı poğaça getirirsen…
Münevver Hanım bastonunu sandalyenin arkalığına dayadı, ağrıyı bastırmak için yüzündeki ifadeyi düzeltip zorlukla pencere kenarındaki masaya oturdu.
– Hepimiz merak ettik, acaba ne oldu da rutininiz bozuldu? Bugünün ne günü olduğunu unutmanız mümkün değil. Hatta sizi görebilir miyim diye dışarı bile çıktım, dedim, yeni garson kıza talimat verirken.
– Canım benim! Aklına gelen başıma mutlaka gelecek, ama ne zaman, nasıl, kim bilebilir? Üzülme Ayşecik, mesele basit aslında – bu sabah emekli maaşımı almaya gittim, bankamatik kartımı yuttu. O yüzden bankaya gidip yeni kart çıkartmak zorunda kaldım, bir de sıra vardı. Anlaşılan mahallenin tüm teyzeleri bugün, cumartesi günü, büyük paralı işler peşindeydi! – Münevver Hanım şaka yapıyordu ama belli ki çok yorulmuştu.
Siyah dantelli eldivenlerinin altındaki elleri titriyor, dudaklarının kenarı aşağı düşmüştü. Solgun, ince yüzü daha da çökmüş görünüyordu. Evet, yıllar kimseyi güzelleştirmiyor ne yazık ki…
Ben, İstanbul’un kalbinde küçük bir kafede çalışıyorum. Bu şehir, insanların sırlarını, itiraflarını saklar gibidir, ama her şey sırayla…
İş hayatıma 15 yaşında, yaz tatilinde anneme yeni bir telefon almak için para kazanma hevesiyle başladım. Bu kafeye gelip çalışmak istediğimi söyledim. Önce bana yerleri silmeyi, bulaşıkları yıkamayı verdiler, sonra eğitim alarak garson oldum.
Liseden sonra üniversitede psikoloji okumaya başladım. Açık öğretimdeyim, bu yüzden hayat pratiğimi bu kafede yapıyorum diyebilirim. Burası, şehrin sakinlerine ve misafirlerine aromalı kahve çekirdeklerinden yapılmış içecekler sunan bir yer. Kahve, yorgun ruhları canlandırır, hafızanın kuytularında saklı kalmış anıları diriltir – orada, sessizce, görünmezce ve sonsuza dek yerleşmiş olan hayallerimiz…
İnsanları gözlemlemek benim için büyük bir keyif oldu. Müşterilerin yüzlerinden ruh hallerini, isteklerini okumaya çalışıyorum ki yanlış anlaşılmalar, tartışmalar olmasın.
Kafemizin müşterileri çok çeşitli: coşkulu, gürültücü gençler, birbirlerinin gözlerine bakan aşık çiftler, genç hanımlar ve yaşlı beyler, hatta çocuklarıyla gelen genç anneler…
Kariyerimin başlarında, çok renkli bir çiftle tanışmıştım. Size onlardan bahsetmek istiyorum.
Uzun boylu, gösterişli, ak saçlı bir adam ve yıllara meydan okumaya çalışan zarif bir kadın. Her cumartesi, hava ne olursa olsun, kafeye gelirlerdi. Karlı, yağmurlu, sıcak… Münevver Hanım ve Halil Bey kol kola, tarihi sokaklarda yürüyüp mutlaka kahve içmeye uğrarlardı – bu onların değişmez haftalık ritüeliydi, neredeyse hiçbir şey bu ritüeli bozamazdı.
– Üşüdün değil mi, inatçı yaratık, bir de üstüne hayat arkadaşım? Sana şemsiye al demiştim, hâlâ diretiyorsun – akşamdan bacaklarım ağrıyordu, sen ise ‘yağmur yağmayacak’ diye tutturdun. Şimdi kim haklı çıktı? – diye sitem ederdi Halil Bey, eşinin kibarca serçe parmağını kaldırıp kahvesini yudumlayışını izlerken.
– Ne olmuş yani? Bana bir şey olmadı. Şekerden değilim, erimeyeceğim ya! – diye terslenirdi Münevver Hanım.
– Unuttun mu Tonton, geçen sonbahar sen de böyle inat edip ayaklarını ıslatmıştın? Bir de gölgelere basıyordun, çocukluğun depreşmişti herhalde. Hatırlamıyor musun, bir ay boyunca bronşitini mi tedavi ettik? – diye kızardı Halil Bey. – Bu kadar umursamaz olmamalısın. Bizim yaşımızda daha dikkatli olmak lazım.
– Aman Halil, neden bu kadar homurdanıyorsun? Bana bir şey olmaz, abartma. Bana bir tarçınlı poğaça daha söylesene, buradakiler çok lezzetli, – diye atlatırdı Münevver Hanım.
İngiliz kraliçesi gibi kibarca başını sallar, Halil Bey ise gözlerini ondan ayırmadan, zarif inci desenli fincandaki şekeri karıştırırdı.
Gülümseyerek Münevver Hanım’a bir poğaça daha söyler, onun sıcacık hamuru iştahla ısırıp, gözlerini kapatarak çiğneyişini, mırıldandığı şarkıyı keyifle izlerdi.
– Senin bu kadar keyifle yemek yemeni izlemek, kendim yemekten daha güzel! – derdi Halil Bey. – Ama nasıl oluyor da bu kadar yiyorsun, hâlâ kilo almıyorsun? Kıymetlim, her anlamda! Son ameliyatımdan beri ben zorla yemek yiyorum, senin iştahına gıptayla bakıyorum.
Ne yazık ki, yaklaşık bir yıl önce Halil Bey’i kaybettik. Ama Münevver Hanım, hâlâ programına sadık, kafeye gelmeye devam ediyor. Her seferinde iki latte sipariş ediyor, ama sadece birini içiyor. Diğeri hep öylece duruyor.
Pencere kenarındaki yerine oturur, şekeri karıştırır ve sessizce içer. Bitirdikten sonra uzun süre pencereye bakar, sanki birini bekliyormuş gibi. Bazen ağlar, beyaz keten mendiliyle gözlerini siler.
Böyle anlarda ona soru sormamak gerektiO gün de, Münevver Hanım kahvesini bitirip bastonuna dayanarak ağır ağır kalktı, kapıdan çıkarken dönüp boş kalan sandalyeye bir kez daha baktı, gözlerinde yılların yorgunluğu ama yüreğinde Halil Bey’in sıcaklığıyla sokağa adım attı.




