**Annemin Arkadaşının Peyniri**
Kimse teyze Ayşe’nin nereden çıktığını tam olarak hatırlamıyor. Sanki hep vardı—karanlık, hamamböcekleri ve Tarkan gibi. Babam onu, “sıradan insanlar arasına sızmış gizli bir devlet ajanı” sanıyordu. Dedem ise, “Kıyametin beşinci atlısı, fazla çalışkan diye takımdan atılmış” diye ısrar ederdi. Annem bile nasıl tanıştıklarını tam anlatamazdı. Teyze Ayşe, anahtar yığınındaki o gizemli anahtar gibiydi—ne işe yaradığı bilinmez ama atmaya da kıyılmazdı.
Kocası da yoktu, çocuğu da, ama bolca boş vakti vardı. Böyle kadınlar salgından daha tehlikelidir. Ayaklarını betona gömsen, okyanusun dibine atsan, orada bile tüm deniz canlılarını karaya kaçırtacak bir faaliyet başlatır.
Ticari zekasından bahsedecek olursak, teyze Ayşe’nin ticari bir damar tıkanıklığı vardı. Her yıl bizi yeni bir projesine mahkum ederdi, kaçış yoktu. Pasaportu, vizesi, üç dili vardı ama hiçbirinde “hayır” kelimesini anlamazdı.
Bir zamanlar Kübalı kozmetik satardı—annemin yüzünde ipeksi bıyıklar çıkaran, bağımlılık yapan ürünlerdi. Sonra sentetik merinos yününden erkek iç çamaşırı ördü, bu sefer de babamın payına düştü. “Erkeklik gücü” vaat edip, bir ay giydikten sonra geri bildirim isterdi. Babam üç gün dayanabildi. O akşam İbrahim Tatlıses’in arayıp imza istediği söylenir.
Dedem de nasibini aldı. “Bağırsak temizliği ve tansiyon düzenleme” için takviyeler sattı ona. Dedemi bir hafta haberlerde, bir ay da hava durumunda gösterdiler—sokağa çıktığı anda.
Fikirleri bitmezdi: kazayağı özlü el yapımı sabunlar, kişniş ve deve dikeninden şekerlemeler, yılan balığından aksesuarlar… Ürünlerinin faydalarını anlatırken insanı dört ayak üstüne döndürürdü. İnanç, bilim ve sağduyu tamamen tükendiğinde, “indirim” teklif ederdi. Mağlup olurduk. Biz “yakın dostlar” olarak daha şanslıydık—bedava numuneler bizimdi.
Bir ay önce ev yapımı peynir işine girdi. Onu her halde mutfağımıza taşıdı. Kokusunu tarif etmek imkansız. Sanırım evimize on yıl daha kiracı bile girmez—tüm apartman da öyle. Sadece dedem sevindi. Artık çoraplarını yıkamıyor, hatta “kararlılığı” için takdir görüyordu.
Peynir tuhafıydı. Rendenin dişlerini kırar, mikrodalgayla patlar, fırında buharlaşırdı. Bazen buzdolabındaki diğer yiyeceklere saldırıp kendine benzetirdi. Bir gün makarnaya ekleyip ketçap döktüm. Sonuç zenginleştirilmiş uranyumdu—ailecek yedi yıl yurt dışı yasağı aldık.
Annem sabır istedi. Teyze Ayşe, “İlk deneme böyle olur, bir sonraki parti bomba gibi olacak!” dedi. Bunu duyan dedem, bir hafta çekiçle dolaşıp, “Tabakta bir kırıntı görürsem vasiyetten silerim!” diye tehdit etti. Babam için daha zordu—annemi hayatından çok severdi (kendi suçu), seçeneği yoktu.
Bana gelince, teyze Ayşe, “Bu çocukların vücudunda zaten periyodik tablo var, çikolatayı ambalajıyla yiyebilir” dedi. “Kanında palm yağı dolaşıyor. Benimkisi %100 doğal!” diye annemi ikna etti. Dedemin Geiger sayacının çıldırmasına ise, “O bana yetki vermez!” diye cevap verdi.
Ama sonra garip bir şey oldu. Peynir o kadar da kötü değildi. Tabii, tüketmeden önce bir litre emici içtik ve “acil durum” için biyolojik çıkışlarımızı güçlendirdik. Ama tada bir şey yapamadık—ki gerek de kalmadı. Peynir şaşırtıcı derecede yumuşak, kremsi, hafif baharatlı ve cevizli bir tada sahipti. Annem sandviç yaptı, babam salataya kattı, dedem bile kokusunu alıp iki dilim yedi.
Teyze Ayşe galip gelmişti. Hayatında ilk kez sözleri gerçekle uyuşuyor, projesi halk onayı alıyordu. Tabii sadece anneme itiraf etti: “Peyniri ben yapmadım, yeni kocam yaptı.” İlk buluşmada ona “peynir çorbası” içirip neredeyse öldürdüğü restoran şefiydi bu. Adam üç gün serumla yattı, ayılınca aydınlandığını söyledi. Ölümle yaşam arasında amacını anlamıştı: insanlığı teyze Ayşe’nin fikirlerinden kurtarmak. Aklına bir şey takılırsa, kendisi yapacak, o da zaferi sahiplenecekti. Hatta evlenmişlerdi—galiba gezegen borcunu ödemek için.
O günden beri ilişkilerini dikkatle izliyoruz. Ve içtenlikle dua ediyoruz: Bu çiftin işleri hep yolunda gitsin.




