Kapının önünde uzun boylu, esmer bir adam belirdi. Güzel bir sesle, “Merhaba, Ayşegül Hanım, ben Murat, iş ortağınız,” dedi. Ayşegül bir anda içine elektrik dolmuş gibi oldu. Gülümsedi, “Hoş geldiniz, buyurun oturun,” diye cevap verdi. Elleri titriyordu, ama konuşma kısa sürede akıcı hale geldi.
Dışarıda yağmur yağıyordu, geceyarısına yakındı saate baktı, mutfaktaki duvar saatine. Yemeği buzdolabına koyup yatmaya hazırlandı. Son zamanlarda artık kocasını aramıyor, beklemekten de vazgeçmişti. Bitap düşmüştü belki de bu hayata alışmıştı. Boşu boşuna kendini yıpratmanın anlamı yoktu.
Mehmet’i seviyordu, aşkla evlenmişlerdi, üniversitenin üçüncü sınıfında tutuşmuştu aralarındaki alev. Bir buçuk yıl sonra da oğulları Alper dünyaya gelmişti, şimdi beş yaşındaydı.
Düğünlerinde ailesi yeni bir ev hediye etmişti, şimdi orada yaşıyorlardı, gelecekte daha büyük bir eve geçmeyi planlıyorlardı.
Mezun olduktan kısa süre sonra Mehmet, arkadaşı Volkan’la iş kurmuştu. Volkan tıp fakültesini bitirmiş, önce devlet hastanesinde çalışmış, sonra özel bir klinik açmaya karar vermişti. Mehmet iktisatçıydı, arkadaşı ona ortak olmasını teklif etti. Zamanla klinik büyüdü, şehirde iki şube daha açıldı.
Ayşegül evde kalıp oğluna bakıyordu. Çalışmayı da istemişti bir ara, o da iktisat mezunuydu, ama Mehmet, “Ayşe’ciğim, evde kal, Alper’le ilgilen. Ben bizi rahatça geçindirebilirim. Okula başladığında düşünürsün işi,” dedi.
“Tamam, Mehmet, ama evde biraz sıkılıyorum.”
“Anlıyorum, ama şimdilik böyle olsun,” dedi eşi. İtiraz etmedi.
İyi bir hayatları vardı, her yıl Tayland’a tatile giderlerdi. Ayşegül’ün parasal bir sıkıntısı yoktu. Her şeyleri vardı, hatta doğum gününde kocası ona bir araba bile almıştı. Ama Mehmet’in işleri büyüdükçe karakteri de sertleşti. Artık ona âşık olan o neşeli, iyi yürekli öğrenci değildi.
Akşamları yalnız geçiriyor, Mehmet’in gece yarısı eve dönmesini bekliyordu. Bazen yemeğini ısıtıyor, çoğu zaman ise doğruca yatağa gidiyordu. Ona yabancılaştığını hissediyordu, artık derin sohbetler bile yoktu.
“İmajımı değiştirmeliyim,” diye düşündü. Güzel bir elbise giyip kocasını iş yerinde ziyarete gitti. Ofisine girdiğinde Mehmet şaşırdı.
“Ayşe? Hem de ne değişiklik! Harika görünüyorsun. Bu akşam birlikte yemeğe çıkalım,” dedi, ama ziyaretinden pek de memnun değildi.
Restoranda güzel bir akşam geçirdiler. Mehmet ona çiçekler ve küçük bir hediye verdi. Değişikliğini beğendiğini söyledi. Ayşegül bu fikrine sevindi, hem de ikisi birlikte iyi zaman geçirdi.
“Mehmet, ikinci bir çocuk düşünsek mi?” diye sordu.
“İkinci mi?” diye şaşırdı. “Düşünmedim açıkçası. Bakalım, zamanla,” diye cevap verdi.
Ayşegül uykuya dalmak üzereyken telefonu çaldı. Hastaneden arıyorlardı, hemen gelmesini istediler, ama nedenini söylemediler. Titreyerek komşusundan Alper’le ilgilenmesini rica etti. Kocasına bir şey olduğunu biliyordu. Kaza mı geçirmişti?
Sedye üzerindeki adamın yüzü kan içindeydi. Mehmet’ti. Sevgili kocası, ölmüştü. Çığlıklar attı, inanamadı. Ama gerçekti. Kafasında yalnız bölük pörçük kelimeler vardı: kaza, yoğun bakım, bir kız…
O geceden sonra Alper’i annesi babası aldı. Ayşegül ise cenazeden sonra kendini eve kapattı, günlerce dışarı çıkmadı. Bir şişe rakıyı tek seferde değil, ama o günlerde tüketti. Hiçbir şey acısını dindirmiyordu. Saatlerce fotoğraflara bakıyor, mutlu oldukları günleri hatırlıyor, bir anda her şeyin nasıl yıkıldığını düşünüyordu.
Polis, karşı şeritten bir arabanın Mehmet ve Volkan’ın aracına çarptığını söyledi.
Zaman geçti, ailesi onu yalnız bırakmıyordu. “Kızım, kendini harap etme. Mehmet’i geri getiremezsin. Alper’in var, onun için yaşamalısın. Artık çalışman gerekecek,” diyordu annesi.
Mehmet’in hissesinin kendisine kaldığını biliyordu. Toparlandı, kliniğe gitti. Resepsiyonda Deniz yerine başka bir sekreter vardı.
“Merhaba, Deniz nerede?”
“Merhaba, siz Ayşegül Hanım olmalısınız?”
“Evet, Deniz nerede?”
“Ben geçici olarak Deniz’in yerindeyim, o hastanede. Haberiniz yok mu?”
“Ne oldu?”
“O kazada, Mehmet Bey’le beraberdi.”
Ayşegül o an hatırladı, o gece bir kızdan, yoğun bakımdan bahsetmişlerdi. Hastaneye gitti, Deniz’i odaya aldırmadılar. Birkaç gün sonra geri döndü. Eşyalarını getirdi, durumunu sordu. Sonunda ziyaret izni çıktı.
Deniz onu görünce irkildi. Kazada başkalarına ne olduğunu bilmiyordu.
“Merhaba Deniz, nasılsın?”
“İyiyim… Mehmet Bey ve Volkan Bey nasıl? Onlar da hastanede mi?”
“Deniz, onlar… öldüler,” dedi yavaşça.
Deniz pencereye döndü, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Ayşegül kötü olduğunu düşünüp odadan çıktı. Birkaç hafta sonra Deniz’in taburcu edileceğini öğrendi.
“Deniz ve bebeği iyi, yarın çıkıyoruz.”
“Bebek mi? HamileAyşegül, kalbindeki bütün yaralara rağmen, Deniz’in bebeğini kendi evine aldı ve ona bir anne sevgisiyle sarıldı, çünkü o çocuk da Mehmet’in kanını taşıyordu ve hayatın ona verdiği her darbeye rağmen, sevginin en güçlü şifa olduğunu biliyordu.




