**Sevgi Yıllar Boyunca Sürdü**
Köye yeni bir aile taşındı. Tam da yeni bir okul yapılmıştı. Eski müdür emekli olmuş, yerine Rıdvan Bey gelmişti—eşi matematik öğretmeniydi ve on beş yaşındaki kızları Elif’le birlikteydi.
Elif, köyün kızlarına hiç benzemiyordu. Bu yüzden tüm erkekler ona bakıyor, köylü kızlar da kıskanıyordu. Yeni gelen bu kız her zaman tertemiz, sıkıca örülen kalın bir saç örgüsüyle dolaşırdı. Ayakkabıları pırıl pırıldı, hatta sonbaharda bile köyün çamurlu yollarında okula gelirken birikintide ayakkabılarını temizler, öyle girer içeri.
“Elif’in başka işi yok mu da su birikintisinde oyalanıyor?” diye gülerlerdi köylü kızlar. Ama sonra onlar da yavaş yavaş ayakkabılarını yıkamaya başladılar. Çünkü gördüler ki, erkekler bu titiz kızı beğeniyordu.
Köyde Mehmet vardı. On altı yaşındaydı, çalışkan, uzun boylu, geniş omuzlu bir delikanlıydı. Okulu bırakmış, sekizinci sınıftan sonra çalışmaya başlamıştı. Köyde erkeklerle birlikte ot biçer, saman yığınları yapardı. Öyle güzel yığınlar yapardı ki, köyün kadınları şaşırıp kalırdı.
Mehmet’in kadınlara karşı zaafı vardı. On dört yaşından beri kızlara yönelirdi—ki onlar da karşı çıkmazdı, çünkü yakışıklıydı. On altısından sonra samanlıkların altında aşk maceraları yaşadı. Şimdi on yedisindeydi.
“Mehmet sağa sola çapkınlık yapıyor,” derdi köylüler. O ise sadece gülüp geçerdi.
Ama her şey, Elif’i ilk gördüğü anda değişti. Yeni geldiklerinde annesiyle birlikte köy bakkalına gidiyordu. Öyle düzgün, öyle şıktı ki…
“Bu da kim böyle?” diye hayretle Mehmet, çilli ve kızıl saçlı arkadaşı Kemal’e sordu.
“Yeni gelenler işte. Babası okul müdürü, bu da Elif, annesi de matematik öğretmeni.”
İşte o an Mehmet’in aklı başından gitti. Öyle ki, bütün eski maceralarını unutuverdi, sanki hayatında hiç kızlara bakmamış gibiydi. İlk defa aşık olmuş gibiydi. Hatta Elif’i gördüğünde gözlerini kıstı—ondaki o hafif, ruhani şey karşısında, Mehmet’in oyunbaz kalbi titredi.
Elif’in daha çocuk olduğunu biliyordu, bu yüzden ona yaklaşmaya çalışmadı. Uzaktan izledi. Ama köyde herkes Mehmet’in aşık olduğunu anlamıştı. Sonbahar geçti, kış geldi. Dere buz tuttu, köyün çocukları buzun üstünde paten kaymaya başladı. Hepsinin basit “kar ayakkabıları” vardı. Kimi lastikleri çarıklarına bağlar, kimi de öylece kayardı. Köyün kızları kaymayı bilmezdi.
Ama bir mucize oldu. Elif, altı kaydırmaz botlarla geldi buzun üstüne. Nasıl kayıyordu öyle!.. Herkes nefesini tutmuş izliyordu. Çocuklar kıyıda, Elif’in buzda çizdiği şekillere hayretle bakıyordu.
“Vay be, Elif ne gösteriyor!” diye şaşkınlıkla konuştu büyük çocuklar, küçükler ise ağızları açık izledi.
Mehmet, Elif’in buza çıktığını görmemişti. İşten dönüyordu.
“Yardım edin! Yardım edin!” diye çığlıklar duydu. Koşarak dereye gitti.
Karşı kıyıdaki buz kırığında biri çırpınıyordu. Nehrin geniş olmamasına rağmen, buzun üstünden koşmak gerekiyordu.
“Elif boğuluyor! Elif!” diye bağırıyordu çocuklar.
Mehmet anladı—Elif, köylüler gibi bilmiyordu, karşı kıyıdaki kaynak suyu yüzünden buzun orada zayıf olduğunu. Hiç düşünmeden atıldı. Ceketini buza attı, buz kırığının yanına geldiğinde Elif’in korkudan büyümüş gözlerini gördü. Eğilerek ilerledi, kız son gücüyle tutunmuş, buzları kırıyordu.
“Kıyıdan bir dal almalıydım,” diye düşündü Mehmet. Sonra kemerini çıkarıp bir ucuna uzattı.
Elif yapıştı, o da var gücüyle çekti. Onu buzun üstüne çıkardı, sonra titreyen ıslak bedenini kucaklayarak hızla evine götürdü.
Köyde herkes Mehmet’in Elif’i kurtardığını duymuştu. Dedikodular kulaktan kulağa yayılıyor, abartılıyordu. Akşam olup da karanlık çöktüğünde, Elif’in annesi Mehmet’in evine geldi:
“Mehmet’im, sağ ol, sağ ol,” diyerek teşekkür etti, yanında hediyeler getirdi. “Elif seni görmek istiyor,” dedi. “Yatakta, ateşi var.”
Mehmet onunla gitti. Elif yataktaydı, onu görünce zayıf bir gülümsemeyle elini uzattı.
“Sağ ol, Mehmet. Sen olmasaydın…” Gözünden bir damla yaş süzüldü, Mehmet eliyle sildi.
O günden sonra Mehmet her akşam Elif’e gitmeye başladı. Gündüzleri çalışıyordu. Onun küçük odasında oturup konuşuyorlardı—aslında daha çok Elif konuşuyor, Mehmet ise onun güzel sesini dinlemeye doyamıyordu.
Elif on altı yaşına girdi, Mehmet ise on sekizine. Artık el ele geziyor, öpüşüyorlardı. Sonra Mehmet askere gitti. Elif’le vedalaşırken gözyaşlarına boğuldu, o ise sakinleştirdi:
“Zaman çabuk geçer, dönerim. Beni bekler misin?” Elif söz verdi.
Ama kader acımasız olabilir. Kim bilebilir ki önümüzde ne var? Mehmet bir sıcak bölgeye gönderildi, yaralandı ve bacağını kaybetti. Uzun süre hastanede yattı, kimseye haber vermedi—özellikle Elif’e.Mehmet’in yüreğindeki sevgi, son nefesine kadar Elif’le yan yana gömüldükleri o köy toprağında sonsuza dek kaldı.




