Bugün günlüğüme bir hikâye yazmak istiyorum. Genç bir baba, kızını karlı bir kış gününde dünyaya getirdiğinde adını “Kardelen” koymuştu. Karların bembeyazlığında doğan bu küçük kız, ailesinin göz bebeği oldu. Eşi Elif de bu ismi çok sevmişti, özellikle kızının buğday teni ve ela gözleriyle ne kadar uyduğunu düşünüyordu.
Kardelen sevgiyle büyüdü. Annesiyle babası ona “Kar Tanesi” diye hitap eder, her şeyini onun mutluluğu için yaparlardı. Altı yaşına girmek üzereydi, kendini artık büyük bir kız sanıyordu. Komşuları, karşı daireden nenesi Ayşe Teyze ise ona hâlâ “minik kuşum” derdi.
Bir gece Kardelen uyuyamadı. Yatağında sessizce annesiyle babasının konuşmalarını dinledi. İstemeden kulak misafiri oluyordu ama bu gizli konuşmalar hep ilginç şeyler öğretirdi. Bu kez, annesinin hamileliğini konuşuyorlardı. Yakında bir erkek kardeşi olacaktı. Ona “Ayıcık” adını vermeyi düşündü, çünkü kreşte tanıdığı en iyi çocuk Ayhan’dı.
Babası Murat, endişeli bir sesle konuşuyordu:
“Sezaryenle doğum yapacaksın, biraz riskli. Bebeğin gelişimi biraz geriden gelebilir diye duydum. Sen de erken hastaneye yatacaksın. Kardelen’i kime bırakacağız?”
Elif, “Şimdi erken Murat, zamanı gelince düşünürüz,” dedi.
Kardelen anlamadı, sonra uykuya daldı. Ertesi gece yine uyuyamadı, bu kez doğum günü hediyesini konuşuyorlardı. Annesi, “Altın küpe alalım, kulakları da deldirdik ya,” diyordu. Babası ise, “Bu kadar pahalı hediye vermek doğru mu?” diye tereddüt etti.
Sonunda doğum günü geldi. Kardelen heyecanla uyandı. Annesi mavi bir kutu uzattı: “Doğum günün kutlu olsun, kızım!”
Kutuyu açtığında gözleri parladı. Tam o sırada annesi birden karnını tutup acıyla kıvrandı. Murat hemen arabayı hazırladı, Kardelen’i Ayşe Teyze’ye bıraktılar. Kardelen biraz kırıldı, bugün onun günüydü! Ayşe Teyze ona yemek getirdi, akşam da kendi evinde yatmasını istedi. Kardelen direnmedi, ev karanlıktı.
Ertesi sabah Murat döndüğünde yüzü solmuş, gözleri yaşlıydı.
“Elif ne oldu?” diye sordu Ayşe Teyze.
Murat başını salladı, konuşamadı.
“Baba, Ayıcık nerede?” diye sordu Kardelen.
“Annenle birlikte gitti,” dedi zorlukla.
O gün, Murat kızını kendi yatağına aldı. Örtüsünü örttü, tıpkı annesi gibi.
Cenazeyi Kardelen pek hatırlamadı. Babasıyla hastaneye gittiler, sonra annesinin beyaz yüzünü gördü. Ayıcık yoktu.
Eve döndüklerinde küpelerinden birini kaybettiğini fark etti. Ağladı, çünkü bu hediye annesinin son armağanıydı.
Üç ay geçti. Murat vicdan azabı çekiyordu. Hiç kimseye söyleyemediği bir şey vardı: Oğlunu reddetmişti. Doğumhanenin başhekim hanımı, “Bebeği almayacak mısınız? Şu an şoktasınız ama…”
Murat kesip attı: “Altı yaşında bir kızım var. Kimseye bakacak gücüm yok.”
Başhekim sertçe, “Pişman olacaksınız,” dedi.
Zaman geçti, Murat oğlunu bulmaya karar verdi. Başhekim bilgi vermedi. Tam ümitsizken bir hemşire yakaladı onu.
“Oğlunuzu başka bir kadına verdiler. Adı Kardelen’di.”
Murat hemen bir kuyumcuya girdi. Tam o sırada genç bir kadın, lombanın önünde küpe satmaya çalışıyordu.
“Bu küpeyi buldum, sonra geri alacağım,” diyordu.
Kadının adı da Kardelen’di. Murat küpeyi satın aldı, sonra onunla konuştu. Kadın öğrenciydi, oğlu “Ayıcık”la bir odada kalıyordu.
Murat hemen teklif etti: “Bize gelin, evimizde kalın. Ücret istemem.”
Kadın şaşırdı ama kabul etti. Ertesi gün test yapıldı, Ayıcık Murat’ın oğlu çıktı.
Bir yıl sonra evlendiler. Şimdi Murat’ın evinde iki “Kar Tanesi” vardı.
Kardelen okula başladığı gün, Murat arkasından bakarken gururla gülümsedi.
Hayat bazen en umutsuz anda bir mucize sunar. Kaybettiğini sandığın her şey, bir gün tıpkı karların altından çıkan çiçekler gibi geri gelir.




