Bugün günlüğüme yazarken içimde bir huzur hissediyorum. Hikayemiz küçük bir Anadolu kasabasında, Konya’nın şirin bir köyünde başladı. Askerden dönen Mehmet, gittiğinden daha güçlü ve sağlıklıydı. Ailesinin en küçük oğluydu, dört erkek kardeşin en genci. Uzun boyu, geniş omuzları, buğday teni ve dost canlısı kahverengi gözleriyle herkesin güvendiği, yardıma koşan bir delikanlıydı.
Mehmet köye döneli üç gün olmuştu ki bakkaldan çıkarken Ayşe’yi gördü. Kısa boylu, güler yüzlü bu genç kız karşısında donakaldı. “Vay canına, köyümüzde böyle güzeller mi varmış?” diye düşündü. “Merhaba güzel kız, seni hatırlayamadım, kimin kızısın?” diye sordu.
Ayşe gülerek, “Merhaba, annemin ve babamın kızıyım tabii ki,” dedi. “Beni hatırlayamazsın, buraya yeni geldim.”
“Benim adım Mehmet, ya senin?”
“Ayşe, Ayşe Yılmaz. İlkokul öğretmeniyim, bir yıl önce buraya atandım.”
“Anladım, ben de askerden yeni döndüm.”
Uzun uzun sohbet ettiler, sanki yıllardır tanışıyorlardı. Köylüler şaşkın şaşkın bakıyordu, belki de ağız birliği yapıp nişanlarını hazırlıyorlardı bile. Köyde bu işler çabuk olur… Mehmet ve Ayşe birbirlerine öyle ısındılar ki ayrılmak istemediler.
O gece Mehmet’in aklından Ayşe çıkmadı. “Anne, şu yeni gelen öğretmen kız Ayşe nerede oturuyor?” diye sordu.
Annesi şaşkınlıkla baktı. “Nine Emine’nin evine yerleşti, o vefat edeli yıllar oldu ama ev sapasağlam. Ne oldu, beğendin mi kızı?”
“Beğendim ve çok şaşırdım,” dedi Mehmet, kapıya yöneldi.
Zamanla görüşmeye başladılar, sonra Mehmet evlenme teklif etti, Ayşe de kabul etti. Köyün göbeğinde şenlikli bir düğün yapıldı. Bazı kızlar Mehmet’e küstü. “Neden yabancıyla evlendi, köyde ne güzel kızlar var!” dediler. Ama zamanla kabullendiler, zaten Ayşe çocukları öyle güzel eğitiyordu ki herkes saygı duydu.
Mehmet, Ayşe’nin evine taşındı çünkü ailesinin evinde kardeşlerinden biri ailesiyle kalıyordu. Usta elleri vardı, her işi kolayca hallederdi. “Ayşe, evimize bir oda daha ekleyeceğim, dar geliyor. Hele bir de çocuklarımız olursa… Malzemeleri sipariş edeceğim,” diye anlattı planlarını. Karısı da destek oldu.
Birkaç yıl içinde Mehmet köyde herkesin imrendiği bir ev yaptı. Ayşe mutluydu. Huzurlu bir yuva kurdular. Ama bir eksik vardı: çocukları olmuyordu. Ayşe öğrencilerine sevgiyle bağlıydı ama kendi evladını özlüyordu. “Acaba ben mi kısırım?” diye düşünüyordu. “Ya Mehmet beni terk ederse? O çocuk istiyor, ev bile hazır…”
Mehmet de aynı şeyi düşünüyordu ama ikisi de doktora gitmeye cesaret edemiyordu. Belki korkuyorlardı, belki umutları vardı. Derken bir gün Ayşe televizyonda bir yetimhane belgeseli izledi. Aklına bir fikir geldi.
“Mehmet, ya biz de bir çocuk evlat edinsek?” dedi bir akşam yemeğinde, eşinin gözlerine bakarak.
Mehmet öksürerek boğazını temizledi, sonra gülümsedi. “Ayşe, aklımdan geçeni mi okudun? Ben de bunu düşünüyordum ama senin ne diyeceğini bilemedim.”
“Aman Allah’ım, Mehmet, ne mutlu bana!” diyerek boynuna sarıldı.
Yetimhaneye gittiklerinde müdire Hanife Hanım karşıladı onları. “Hoş geldiniz, buyrun oturun. Uzun bir görüşme olacak galiba,” dedi.
Konuştular, anlattılar, belgeleri hazırladılar. Sonra Hanife Hanım, “Haydi çocukları görelim,” dedi.
Yetimhanede çok çocuk yoktu. Ayşe’nin gözüne yedi yaşlarında mavi gözlü, gürbüz bir oğlan takıldı. Mehmet de ona bakakaldı. Hanife Hanım fark etti. “Oğuz’un bir de küçük kardeşi var, Ali. Onları ayıramayız,” dedi, üç yaşındaki minik çocuğu göstererek.
Ayşe’nin içine bir sıcaklık yayıldı. Mehmet’e baktı, o da belli belirsiz gülümsedi. Geri döndüklerinde Hanife Hanım, “Anladığım kadarıyla iki kardeşi de almak istiyorsunuz,” dedi.
“Evet,” diye cevap verdiler hep bir ağızdan.
“Sevindim. Ama unutmayın, çocuk emek ister. Sevgi, şefkat, sabır…”
“Biliyorum,” dedi Ayşe. “Buradaki çocuklara bakınca anlıyorum ki sevgisiz kalan bir çocuk, susuz kalmış fidana benzer.”
Nihayet Oğuz ve Ali evlerine geldi. Oğuz ilkokula başladı, gururla Ayşe’nin yanında okula yürüdü. Bir gün küçük Ali, “Oğuz abi, bu bizim annemiz ve babamız mı?” diye sordu.
Oğuz ciddiyetle, “Evet Ali, onlar artık bizim anne ve babamız. Hem de en iyileri,” dedi.
Ayşe bunu duyunca gözyaşlarını tutamadı. Mehmet’in de gözleri dolmuştu. “Demek ki doğru yapıyormuşuz,” diye fısıldadı Mehmet.
Yıllar geçti, çocuklar büyüdü. Oğuz askere gitti, sonra subay oldu. Ali okulunda başarılıydı. Bir gün Hanife Hanım yine aradı: “Ayşe Hanım, eşinizle gelebilir misiniz? Bir teklifim var.”
Ertesi gün yetimhanedeydiler. Hanife Hanım doğrudan sordu: “Küçük bir kızı evlat edinmek ister misiniz?”
Mehmet’le Ayşe şaşırdı. “Yeni gelen iki yaşında bir kızımız var, Elif. Annesi babası yok. Sizi görünce aklıma geldiniz, çünkü Elif




