Kalbinin derinliklerinde bir kez daha mutluluk filizlendi.
Aylin, eşi Kerem’in elini sol tarafına, kalbinin üzerine götürdüğünü fark etti. Belli belirsiz bir hareketle göğsünü ovup elini çekiyor, sonra etrafa bakınıyor, acaba onu görüp görmediğini kontrol ediyordu. Aylin ise defalarca sormuştu:
“Yine mi ağrıyor, Kerem? İlçedeki hastaneye gitmelisin.”
“Geçer, böyle oluyor bazen,” diyordu Kerem her seferinde, aynı cümlelerle.
Dokuz yıldır Aylin ve Kerem, üniversiteden mezun olduktan sonra yerleştikleri bu köyde yaşıyorlardı. Kerem ziraat okumuştu, Aylin ise öğretmenlik. Ama Aylin hiç çalışmamıştı, çünkü Kerem çiftliği seviyordu, bahçeleri hayvanlarla doluydu: İki inek, koyunlar, bir domuz, tavuklar ve ördekler… Hepsiyle ilgilenmek gerekiyordu. Aylin de evde kalıyor, tüm gün ayakta çalışıyordu. Kerem ise ziraat teknisyeni olarak çalışıyordu.
Aylin, on üç yaşından beri büyükannesi tarafından büyütülmüştü. Annesi ve babası genç yaşta bir ev yangınında ölmüşlerdi; o gece Aylin büyükannesinin yanındaydı. Kerem ise bu köyün çocuğuydu. Düğünlerinden üç yıl sonra babası kalp krizi geçirerek öldü, neredeyse iki yıl sonra da annesini kaybettiler.
Böylece Kerem ve Aylin yalnız kaldılar. Her şey güzeldi ama çocukları olmamıştı. İkisi de bekliyor, umut ediyordu. Aylin geceleri ağlıyor, Allah’a yalvarıyordu. Ama çocukları bir türlü gelmiyordu.
Bir sabah Kerem kahvaltısını yaptı, işe gitmek üzereydi ki yine kalbine tutundu. Aylin koşup yetişemeden yere yığıldı. Kalbi durmuştu. Ambulans çabuk geldi ama artık çok geçti.
Kerem’in cenazesinden sonra Aylin günlerce ağladı, yalnızlığın karanlığında düşündü:
“Otuz yaşında yapayalnız kaldım. Neden bu kadar haksızlık, Allah’ım? Kocamı çok seviyordum, onu da aldın. Hepsinin canını aldın. Ne yaptım ki ben?”
Sabahları ahıra giriyor, inekleri sağıyor ve ağlıyordu:
“Bu kadar hayvanı niye tutuyorum ki? Zorla yapıyorum her şeyi, hayvanlara acıyorum. Hepsinin karnını doyurmak, inekleri sağmak lazım…” Bazen hıçkırarak ağlıyor, kimsenin duymadığını sanıyordu.
Ama duyan vardı. Komşusu Hatice Hanım, okulda müdür yardımcısıydı. Bir gün Aylin’in yanına geldi:
“Aylin, ağladığını duyuyorum. Anlıyorum. Sat şu hayvanlarını, tek başına ne yapacaksın? Biliyorum ki şu yakındaki köyde ilkokul öğretmeni ayrılmış. Belki sen oraya girebilirsin. Bizim okulda tüm kadrolar dolu. Ama orada sadece ilkokul var, büyük öğrenciler bize geliyor zaten. Sadece beş kilometre uzakta. İnsanların arasında olursun, aklın dağılır. Kabul et, sen öğretmensin.”
“Sağ ol, Hatice Hanım, sağ ol. Haklısın…” dedi Aylin.
Yaz boyunca tüm hayvanlarını sattı ve eylül başında komşu köydeydi. Köye güzel ve zarif Aylin Hanım gelmişti. Ona büyük bir ev verdiler. Temizledi, camları sildi, her yeri pırıl pırıl yaptı.
“İşte yeni hayatım başlıyor,” diye mırıldandı kendi kendine. “Sadece şu çit yıkılmış, kapı kapanmıyor. Bir şekilde tamir etmem lazım.”
Yardım istedi, çit için tahtalar verdiler. Ama tamir etmek ona düşüyordu.
“Zeynep,” dedi komşusuna, tam o sırada çamaşır asıyordu, “bana birini tavsiye edebilir misin, bu çiti yapacak bir usta? Malzeme var, getirdiler.”
Zeynep ellerini önlüğüne sildi, yaklaştı:
“Bizde bir marangoz var, altın gibi elleri var ama içkici. Şişesiz bir iş yapmaz. Suçu da karısı Ayşe’nin. Evlendiklerinden beri ikisi de içiyor, kadın onu bu hale getirdi. Çocukları da var, iki kız, dört ve iki yaşlarında. Ama onları yarım yıl önce koruma altına aldılar. Sen gitme yanlarına, ben Mehmet’i görür söylerim.”
“Sağ ol, Zeynep.”
Ertesi gün komşusu geldi ve haber verdi:
“Ayşe’yi bugün bakkalın önünde gördüm, yarın sabah gelirler. Sadece iki şişe şarap al, yoksa hiçbir şey yapmazlar.”
Gerçekten de sabah erkenden Mehmet ve Ayşe geldi, ikisi de dünün sarhoşluğuyla. Mehmet aletlerini avluya bıraktı, etrafa bakındı. Aylin evden çıktı.
“Selam, hanımefendi,” diye gürledi Ayşe, sonra kocasına döndü, o da başını selam verir gibi salladı.
Mehmet dağınık, sakallı, üstü başı buruşuktu ama gözleri parlaktı. Masumiyetini kaybetmemişti. Aylin bir an donakaldı. Bu gözler, bu bakış, ölen kocasını hatırlatıyordu.
“İşte tahtalar,” diye eliyle gösterdi.
“Hey, hanımefendi, görüyoruz,” dedi Ayşe, merdivenlere oturmuş, “içecek bir şeylerin var mı? Sabah sabah içimiz yanıyor. Mehmet, gel buraya,” diye emretti, “akşamdan kalmasını giderelim.”
Şişeyi çevikçe açtı, kendine ve kocasına doldurdu. İkisi de içti, sonra Mehmet çalışmaya başladı.
“Böyle içerlerse ne yapabilir ki?” diye düşündü Aylin üzülerek. “Yarın gelmezler bile. Bir şey demeli miyim?” Ama sustu. “Peki, ne olacaksa olsun. Zeynep önerdiyse, bilir.”
Mehmet ara ara şarap içse de işini biliyordu ve güzel yapıyordu. Köyde herkes on




