Hastalanan büyükannesi, torununa bırakılmıştı. Sonra noterde duran vasiyeti öğrenince saçlarını yolacaklardı.
“Günaydın, canım,” dedi telefonun diğer ucunda Gülay’ın kaynanası Sevim Hanım’ın sesi. Gülay, yüzünü ekşitti. Eğer Sevim Hanım arıyorsa, bu güzel sabahı mahvetmek üzere demekti.
Gülay, kaynanasına tahammül etmeye çalışıyordu. Tabii bu karşılıklıydı. Kaynanasının onu sevmemesinin sebebi kötü biri olması değildi. Sadece, Sevim Hanım’ın sevmediği büyük oğlu Ahmet’le evlenmişti ve otomatik olarak “istenmeyen” listesine girmişti.
“Size müthiş bir haberim var,” diye alaycı bir tonla devam etti Sevim Hanım. “Kaynanam, Neriman Hanım, artık sizinle yaşayacak. Hakkınız olmayan evin bedelini ödeyeceksiniz.”
Gülay rahat bir nefes aldı. Bu kötü bir haber değildi, kaynanası genelde çok daha beter oyunlar oynardı. Genç kadın, önce kaynanasına neden bu kadar ters davrandığını anlamamıştı, ta ki kocası Ahmet ona her şeyi anlatana kadar.
Ahmet, Sevim Hanım’ın üç çocuğundan en büyüğüydü. Onu evlilik dışı, genç yaşta doğurmuştu ve bu durumdan hep utanç duymuştu.
Buna rağmen, üç yaşında bir oğlu olan bu güzel kadın, varlıklı bir dul olan Yakup Bey’i kıskıvrak yakalamayı başarmıştı. Evlendikten sonra iki çocukları daha oldu: bir oğlan, bir kız.
Ahmet’in üvey babası, zeki ve çalışkan bir adamdı. 80’lerde bir kooperatif kurmuş, 90’larda batmamayı başarmış, 2000’lerde ise işleri iyice büyütmüştü. Çocukları arasında ayrım yapmazdı; adil bir adam olarak hepsine eşit oyuncak, giysi, yemek alırdı. Ama gerektiğinde her birine eşit şekilde terlik de atardı.
Sevim Hanım ise çocukları arasında ayrım yapıyordu. Tokatlar ve çimdikler arasında Ahmet’e sık sık homurdanırdı:
“Niye doğurdum seni? Kapkara, tıpkı o hayırsız baban gibi. Bir sürü güvercinin arasında karga gibi,” diyerek sarışın çocuklarına gönderme yapardı.
Suçsuz çocuk ne yapmıştı bilinmez. Annesinin hayatını değiştiren bilet oydu sonuçta. Yakup Bey, bir gün parkta ağlayan bu saçları dağınık çocuğa acımış ve teselli etmeye gitmişti. İşte böyle tanışmıştı bu zalim kadınla.
Yakup Bey, iyi bir koca ve baba oldu. Karısını şımarttı, çocuklarına hiçbir şeyi esirgemedi. Parası ve sevgisi herkese yetiyordu. Ahmet hiçbir zaman yabancı gibi hissetmedi. Ama küçük kardeşleri, annelerinin kışkırtmasıyla ona sürekli “yerini” hatırlatıyorlardı.
“Sen bizim kardeşimiz değilsin! Babamız seni besliyor, içiriyor, sonra da bizimle bir mi tutulacaksın?”
Kardeşleri, Merve ve Arda, her fırsatta üstünlüklerini vurgulamaya çalışıyorlardı.
“Biliyor musun,” demişti Ahmet bir gün Gülay’a, “Üvey babam, bu ailede bana gerçekten baba gibi davranan tek kişi.”
Genç kadın anlamıştı; kaynanasından uzak durmalıydı, yoksa sinirleri altüst olurdu.
Gülay, ilk tanıştıklarında kaynanasının yüzündeki buruk ifadeyi asla unutamazdı.
“Aman Tanrım! Gelinimiz! Tabii, bu aptaldan başka ne beklenirdi ki?” demişti sertçe. “Nasıl isterseniz öyle yaşayın. Benim kapımdan içeri giremezsiniz!”
Ahmet ve Gülay, evlenip önce bir köşe kiraladılar, sonra kendi evlerine çıktılar. Yardım istemediler, göz önünde olmadılar. Belki çok zengin değillerdi ama özgürdüler. Aileden sadece Yakup Bey onları ziyaret ederdi. Torun istiyordu, şakayla, “Çocuk sesini özledim,” derdi.
Evliliklerinin birinci yılında Yakup Bey vefat etti. Cenaze, taziyeler derken Ahmet, gerçek babasını kaybetmiş gibi yıkıldı. Vasiyet okunurken bütün aile noterde toplandı. Merve ve Arda, biraz geç kalan Ahmet’e şüpheyle bakıyorlardı.
“Bu burada ne arıyor?” diye fısıldadılar.
Ama Ahmet onlara bakmadı bile. Resmen çağrılmıştı, demek ki orada olmalıydı. Sonra vasiyet okundu.
Yakup Bey, malikânesini sevgili eşi Sevim Hanım’a bırakmıştı. Çocukların her birine, Ahmet dahil, büyük birer daire vermişti. Arda ve Merve, Ahmet’le eşit pay aldıklarını anlayınca büyük bir kavga çıktı.
“O kim oluyor?” diye çığlık attı Merve, parmağını Ahmet’e doğru sertçe uzatarak.
“Babamızın yanında o bir hiç! Bu mülkü neden bir yabancıya verdi?”
Odayı bir cadı ayini gibi inletiyordu. Arda ise avukata yaklaşıp zehirli bir gülümsemeyle sordu:
“Acaba babamıza ne kadar ödedi ki? Bu vasiyet iptal edilebilir mi?”
Avukat onları hemen durdurdu:
“Bu bir bağış sözleşmesi, geri alınamaz. Ama altı ay sonra şirketle ilgili vasiyet açıklanacak, onu tartışabilirsiniz.”
Kendi evlerine kavuşan Ahmet ve Gülay çok mutlu oldu. Artık Yakup Bey’in isteğini yerine getirebilirlerdi: çocuk yapmak.
Ahmet, kardeşlerinin nefret dolu sözlerine üzülse de otuz yıldır böyle davranıyorlardı. Asıl merak ettiği annesinin sessizliğiydi. İşte bugün son darbe: Gülay, kaynanasının Yakup Bey’in annesini almalarını istediğini söylemişti.
Hiç düşünmeden Ahmet annesini aradı.
“Hemen o yaşlı kadını evimden al!” diye bağırdı Sevim Hanım. “Bir ömür onu çekti




