50 Yıllık Bir Yolculuk: Beklenmedik Eve Dönüş

Elli yaşındaki bir adam: Kimsenin seni beklemediği baba evine dönmek…

Hiç düşünmezdim ki elli yaşında, teknik işlerle uğraşan, sessiz, içine kapanık, hatta biraz huysuz bir adam olarak -tıpkı eşimin bir zamanlar dediği gibi- bilgisayar başına iş için değil, acı ve hüzün dolu bir mektup yazmak için oturacağım.

On altı yıl önce daha iyi bir hayat için yurtdışına taşındım. Hızlıca iş buldum, yerleştim, eşimi ve çocuklarımı yanıma aldım. Kısa bir süre sonra babamı kaybettim. Annem, İzmir’in sakin bir kasabasında, tepeler arasında saklanmış eski evimizde tek başına kaldı.

Hiç şikâyet etmedi, yüzüme sitemi savurmadı, yardıma ihtiyacı olduğunu ima bile etmedi -sonuçta tek oğlu bendim-. Sık sık telefonlaşır, her seferinde her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir eksiği olmadığını söylerdi. Ama o sessiz, dikkatle saklanmış soruyla gerçek duygularını ele verirdi: *”Ne zaman geleceksiniz?”* Bu basit *”ne zaman”*ın içinde saklıydı tüm hasreti, tüm yalnızlığı, benden saklamaya çalıştığı.

Doğrusu, onunla ilgilendim. Onu hep düşündüm, bir an bile unutmadım. Ama günahım büyük ve ruhumda taş gibi ağırlık yapıyor: Ona verdiğim sözü tutamadım.

Her yıl Ağustos’ta, şirketin tatil döneminde Türkiye’ye gelirdim. Bu bizim zamanımızdı, kutsal bir ritüel gibi. Annemle birlikte eski dostları, uzak akrabaları ziyaret eder, gençliğinde babasıyla mutlu olduğu yerleri gezerdik. Yaş ilerledikçe onu doktorlara, kaplıcalara götürdüm, sağlığını korumaya çalıştım. Sinemaya gider, eski mahallelerde dolaşır, küçük evimize misafir çağırırdık. Bana elma tarçınlı ev yapımı börekler, mantarlı çorbalar -asla unutamayacağım çocukluk lezzetleri- ikram ederdi.

Vedalaşırken beni her zaman bahçe kapısına kadar geçirir, ama asla otogara veya havaalanına gelmezdi. Nedenini biliyordum -göz yaşlarını görmemi istemezdi. Ve ben, ahmak gibi, her defasında ona söz verirdim: *”Yakında döneceğim, bu kez yılbaşında ya da en azından Ramazan’da geleceğim, Ağustos’u beklemeyeceğim.”* Bu sözleri tutamadım ve şimdi vicdan azabı, pas gibi içimi kemiriyor.

Evet, geçen sene Aralık başında geldim. Ama onu kucaklamak, meşhur böreğinin kokusunu içime çekmek, beni sıcak çay ve balla sofraya çağırırken gülüşünü duymak için değil. Onu son yolculuğuna uğurlamak için.

Bu soğuk kabusun içinde ruhumu ısıtan tek şey, onun bir *evliya* gibi sessizce, acısız, uykusunda gitmesi. Ama bu bile yükümü hafifletmiyor, vicdanımın çığlığını susturmuyor, bu dünyada kaybolmuş, yetim kalmış gibi hissetmemi engellemiyor.

Ve şimdi yine buradayım, her zamanki gibi Ağustos’ta. Adımlarım sessizliğin içinde yankılanıyor eski eve yaklaştıkça. Anahtar elimde titriyor, kilit tıkırdıyor, kapı gıcırdıyarak boşluğa açılıyor. Koridorda ayak sesleri yok, kızarmış kabak kokusu yok, dut reçelinin mis gibi aroması yok. Sessizlik kulaklarımı tıkıyor, sanki çatı üzerime çökecek ve tüm anıları benimle birlikte gömecek.

Günler geçti, eşyalarına dokunmaya cesaret edebilmem için. Ama hiçbir şeye el süremedim -düzenli istiflenmiş gazetelerine değil, koltuğun üzerindeki örgü şalına değil, komodindeki eski fotoğrafına değil. Her şey olduğu gibi duruyor, sanki o birazdan dönecek ve *”Niye geciktin?”* diye soracak.

Uzakta yaşayan tüm evlatlara haykırmak istiyorum: *Annelerinize, babalarınıza dönün, ne kadar zor olursa olsun! Verdiğiniz sözü tutun, hayat sizi işlerin, telaşların girdabına çekse bile. Çünkü bir gün gelecek, paranız, zamanınız, gücünüz olacak ama onlar olmayacak. Ve hiçbir şey, baba evinin kapısındaki boşluğa bakmaktan daha acı verici değildir.*

İnanın bana, bu sadece bir acı değil. Bu, iyileşmeyen bir yara. Bu, koridorun boşluğunda yankılanan ayak sesleri, bu, sönmekte olan ocağın kokusu, bu, *”Çok geç kaldın”* demenin ta kendisi.

Rate article
Lifequest
50 Yıllık Bir Yolculuk: Beklenmedik Eve Dönüş