“Büyükanne olacağım… Ama oğlumdan 12 yaş büyük olmasına nasıl alışacağım?
Bazen, özellikle Ahmet’ten boşandıktan sonra, sadece yok olmak istiyorum. Herkesten uzaklaşmak, komşulardan, arkadaşlardan, akrabalardan, hatta aynadaki kendi yansımamdan bile kaçmak… Kendimi yenilemek, yorgun kalbime biraz sessizlik ve taze bir başlangıç şansı vermek için saklanmak.
Böyle anlarda bir kitap alıp battaniyeye sarılıyorum, boşanma sonrası aldığım yeni evimdeki kanepeye kurulup özgürlüğün tadını çıkarıyorum. Oğlum çok sık gelmiyor – Yiğit, biricik evladım, geçenlerde yirmi beşinci yaşını kutladı. İşi, arkadaşları, kendi hayatı var. Beni yormuyor, ilgi beklemiyor. Bunun için minnettarım, ama bazen yalnızlık dayanılmaz oluyor.
Yedi ay önce yan daireye Aslı taşındı. Güçlü bakışlı, yumuşak gülüşlü, otuzlu yaşlarında bir kadın. İlk görüşte sempati duydum – kibar, içten. Çabuk kaynaştık. Bazen o beni kahveye çağırıyor, bazen ben ona bir kadeh şarap ikram ediyorum.
Meğer Aslı’nın hayatı hiç kolay değilmiş: iki boşanma, bir düşük, kısırlık… Bunları hatırladığında gözleri doluyordu. Ama en büyük hayali sadece çocuk değil, aynı zamanda sağlam bir aileydi – hem mutlulukta hem zor günde yanında olacak bir adam.
Ben tecrübelerimle ona akıl vermeye çalıştım. “Hayat aşkını aramak şart değil,” dedim. “İyi birini bul, donör olarak kullan, çocuğunu kendin yetiştir. Önemli olan bebek. Erkekler gelir geçer.” Ama Aslı kararlıydı. Onun için sadece annelik değil, eş sevgisi de lazımdı.
Sonra, benim doğum günümde sadece Yiğit’i çağırdım. Onunla ciddi konuşmamız gerekiyordu. Üç yıllık sevgilisi onu zengin, yaşlı, ‘gelecek vaat eden’ biri için terk etmişti. Yiğit üzgündü, ona kelimeler bulmaya, avutmaya çalıştım.
Tam o sırada… kapı çaldı. Aslı, muhteşem bir çiçek demetiyle karşımdaydı. İkimiz de onu içeri davet ettik, üçümüz sıcak bir akşam geçirdik. Yedik, içtik, güldük. Yiğit, aylar sonra ilk kez bende kaldı. Mutluydum – oğlum sonunda gülümsüyordu.
Haftalar geçti. Yiğit daha sık gelmeye başladı. Aslı ise tersine uzaklaştı. Ama yüzü değişmişti – daha aydınlık, huzurlu görünüyordu. “Bir şey mi oldu?” diye sorduğumda gizemli bir gülümsemeyle, “Belki. Daha erken,” dedi.
Sonra Sevgililer Günü geldi. Sabah Aslı aradı: “Benim için parmaklarınızı çapraz yapın. Bugün önemli.” Akşam, kocaman frezyalarla eve döndüğünü gördüm. Tek başına. Ne erkek arkadaşı ne de bir eşlik. İçim acıdı onun için.
Birkaç dakika sonra kapı çaldı. Açtım – karşımda Yiğit vardı. Arkasında Aslı duruyordu. İkisi de utançla birbirine baktı, Yiğit boğazını temizleyip:
“Anne… tebrik et. Büyükanne oluyorsun.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Bu Aslı mıydı? Komşum, arkadaşım? Ona öğüt verdiğim, “Erteleme, çocuk yap, donör bul” dediğim kadın… Meğer donörüm oğlummuş.
Allah’ım, ona ne söyledim ben… Yaş farkına nasıl alışacağım – o 36, oğlum 24. Oysa ona içtenlikle mutluluk diliyordum. Ama oğlumla değil!
Şimdi sessizlikte oturup düşünüyorum: Ne yapmalı? Bir yanda torun. Sevgi. Öte yanda şok ve acı. Ama kalp… o da sıcaklık istiyor. Belki onlar da bu tuhaf, eşitsiz birliktelikte mutluluğu bulmuşlardır?
Sanırım affetmeyi öğrenmem gerekecek. Kabullenmeyi. Ve hatırlamalıyım ki hayat her zaman senaryoya göre ilerlemiyor. Ama içinde bir çocuk varsa, demek ki devam ediyor.”




