Eskiden, bir zamanlar, İstanbul’da yaşayan bir kadının hikâyesini anlatayım size. Yılbaşı gecesiydi ve evin mutfağında bir telaş vardı. Saatlerdir ayakta olan Ayşe Hanım, sofrayı hazırlamak için didiniyordu. Havada çam kokusu yerine kızartma yağı ve haşlanmış patatesin ağır kokusu vardı.
Mutfak tam bir savaş alanına dönmüştü. Ocakta paça çorbası kaynıyor, fırında elmalı ördek pişiyor, tezgâhta ise zeytinyağlılar ve mezelik malzemeler yığılıydı. Kısacası, klasik bir yılbaşı sofrası hazırlığıydı. Ailesiyse sanki bir “kabul komisyonu” gibiydi.
Kocası, Salih Bey, koltuğa uzanmış, önemli bir edayla sesleniyordu: “Ayşe, patatesler çok mu pişti yoksa?” Yardım etmek yerine, sadece kontrol ediyordu. Yetişkin çocukları, oğlu Murat ile gelini Deniz, telefonlarına gömülmüş, arada bir mutfağa dalıp bir parça sucuk kapıyorlardı.
Ve tabii ki, bu komisyonun başında, kayınvalidesi Emine Hanım vardı. Ayşe’nin peşinde dolaşıyor, “Kızım, mayonezi en son eklemelisin, unutma! Dereotunu da ince kıymalısın,” diye nasihatler yağdırıyordu. Ayşe içinden, “Keşke şu dereotunu başına döksem,” diye geçiriyordu. Ama sustu. Çünkü o iyi bir eş, iyi bir gelin olmalıydı.
Ve saat gece yarısına yaklaştığında, sonunda sofra hazırdı. Her şey pırıl pırıl parlıyordu. Ayşe, limon gibi sıkılmış bir halde sandalyeye çöktü. Elleri uyuşmuş, beli kırılıyordu. Tek istediği, şampanya içmek değil, yüzünü salatalara gömüp uyumaktı.
Herkes yerini aldı. Şampanyalar döküldü. Tam o sırada kayınvalidesi ciddi bir ifadeyle kadehini kaldırdı. Ayşe, içinden “Acaba şimdi bana teşekkür edecek mi?” diye umutlandı. Ama hayır—
“Sevgili ailem,” dedi Emine Hanım, “Eski yılı uğurlarken, bu kadehi benim biricik oğluma, evimizin direği Salih’e kaldırıyorum! Sana minnettarım yavrum, bu güzel sofrayı ve bu harika geceyi bize hazırladığın için!”
Ayşe’nin kulaklarında bir çınlama hissetti. Herkes neşeyle “Şerefe!” diye bağırdı. Kocası Salih, gururla kabardı. Onu övüyorlardı. Ayşe’yi değil.
Kimse ona bir bakmadı bile. Sanki yemekler kendi kendine pişmiş, salatalar havadan belirmişti.
İşte o an, Ayşe’nin içinde bir şey kırıldı. Üzülmedi, ağlamadı. Sadece soğuk, keskin bir farkındalık geldi. Onların mutlu, çiğneyen yüzlerine baktı ve anladı—bu, onun “ücretsiz hizmetçi” olarak geçirdiği son yılbaşı olacaktı.
O günden sonra, içinde bir plan büyüttü. Her ay maaşından biraz para ayırıp “Huzur Fonu” adını verdiği bir hesaba yatırdı. Yaz geldiğinde, yılbaşı konusu açıldığında sadece gizemli bir gülümsemeyle, “Daha çok var, göreceğiz,” diyordu. Kocası hiçbir şeyden şüphelenmiyordu. Kayınvalidesi ise her zamanki gibi hazırlıkları Ayşe’nin yapacağına emindi.
Ve sonunda, aralık başında planını uygulamaya koydu. Kendine bir tatil bileti aldı—termal bir otel, havuzlu, masajlı, her şey dahil. 30 Aralık’tan 10 Ocak’a kadar.
30 Aralık sabahı, Salih uyurken, sessizce valizini topladı ve bir taksi çağırdı. Buzdolabına yapıştırdığı notta şunlar yazıyordu:
“Sevgili Ailem,
Bu yıl, geçen sene övgüler yağdırdığınız yılbaşı sihirbazının işine karışmak istemedim. Eminim bu sene de harikalar yaratacaktır!
Buzdolabında her şey var. Ördek tarifini internetten bakabilirsiniz.
Öpüyorum. Ayşe.
P.S. 10 Ocak’ta döneceğim. Özlemeyin!”
Taksideyken telefonu çaldı—Salih çılgına dönmüştü. Bağırıyor, şaşkınlık ve öfke içinde sorular soruyordu. Ayşe, camdan geçen karlı sokaklara bakarak sakin bir şekilde cevap verdi:
“Sevgilim, ben artık oteldeyim. Yüz maskemi sürüyorum. Telaşlanma—annenin öğrettiği gibi dereotunu ince kıyarsın, hallolur.”
Peki sizce, yılbaşını nasıl geçirdiler? Marketten aldıkları mantı ve bir şişe şampanyayla kutladılar. Ayşe ise yumuşak bornozunda, yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle dinleniyordu.
Şimdi söyleyin bana, çok mu sert davrandım? Yoksa bazen insanlar, emeklerinin kıymetini ancak kaybettiklerinde mi anlarlar?




