Uyku ile uyanıklık arasında gezinirken, Eylül yatağında keyifle uzanıyordu. Gözlerini henüz açmamıştı ama düşünceleri berraktı:
“Ne güzel, bugün izin günü. Hiçbir yere yetişmeyeceğim, hasta müşterilerin şikayetlerini dinlemek zorunda değilim.”
Saatine baktığında uzun süre uyuduğunu fark etti ama yine de kalkmak istemiyordu. Tam o sırada telefonu çaldı. Mesaj Emre’den gelmişti: “Balığa gidiyoruz, senin de izin günün. Bir saat sonra yola çıkıyoruz. Söyleme hayır, lütfen!”
Eylül mesajı okuyunca gülümsedi. Emre’yi olta sallarken hayal etti. Lise yıllarında da böyleydi. Yaz tatillerinde nehir kenarında vakit geçirirlerdi, Emre hep oltayla balık tutardı. Sonra ateşin başında balık çorbası yaparlardı—tabii Emre yapardı, Eylül beceremezdi. Ama o çorbanın tadını hiçbir şeyle kıyaslayamazdı.
O zamanlar aşkları taptazeydi. Ama kim bilebilirdi ki hayat onları ayıracak? Sınıf arkadaşlarından Esra hep aralarına girmeye çalışırdı, ama Emre onu ustalıkla savuştururdu:
“Esra, seninle olmaz. Benim tarzım değilsin,” derdi, Esra ders çıkışı gezmeye çağırdığında.
“Tamam, zaman gösterecek. Bakalım kim senin tarzınmış,” diye cevap verirdi Esra alınmadan, sonra da Eylül’e anlamlı bir bakış fırılatırdı.
Eylül de ona ironik bir gülümsemeyle bakardı. Emre’nin sadece ona ilgi duyduğunu biliyordu.
Lise bittikten sonra Eylül tıp fakültesine girdi—çocukluğundan beri hayaliydi. Emre ise meslek lisesinde motor bölümüne yazıldı. Dersleri pek iyi değildi, üniversiteyi kaldıramayacağını biliyordu. Böylece ayrı düştüler ama yine de konuşuyorlardı. Eylül tatillerde ilçedeki evine gelirdi. Emre ise küçük kasabada kalmıştı, herkesin birbirini tanıdığı yerde.
“Eylül, oralarda beni unutma sakın,” derdi Emre. “Seni özlüyorum.”
“Ne diyorsun Emre, zaten hep seni düşünüyorum. Sen buradasın, ben uzaktayım. Ben de özlüyorum. Hafta sonları gelemiyorum, yol çok uzun.”
Yaz tatillerinde neredeyse hiç ayrılmazlardı. Sabah akşam beraberdiler. Emre onun evinin bahçesine gelir, çardakta oturup saatlerce sohbet ederlerdi. Telefondan fotoğraflara bakarlar, nehre giderlerdi. Orada tüm gün suda oynarlar, arkadaşları da katılırdı onlara. Yazın herkes tatilde evine dönerdi.
Emre’nin doğum günü eylüldeydi. Eylül hep üzülürdü:
“Emre, artık doğum günlerini bile birlikte kutlayamıyoruz,” diyerek telefonla kutlar, güzel kartlar gönderirdi.
O yıl Emre doğum gününü kafede arkadaşlarıyla kutluyordu. Esra da bir arkadaşıyla çıkageldi. O, liseden sonra hiçbir yere girememiş, pazarda meyve satıyordu.
“Ooo, eski sınıf arkadaşları!” diyerek masalarına yaklaştı. “Kızlarsız mı kutluyorsunuz? Olmaz böyle şey.”
Emre, sırf nezaketen, “Oturun o zaman,” dedi.
Kafe kapanana kadar oturdular. Eve dönerken Esra arkadaşını bir yere gönderdi, Emre’ye yapıştı:
“Beni eve bırakacaksın değil mi? Yalnız bir kızı sokakta bırakmazsın ya!”
“Arkadaşın nerede?”
“O başka biriyle gitti.”
Nasıl olduysa, Esra onu evinin verandasına çekti. Eski masadan bir şarap şişesi ve bardaklar çıkardı—demek ki önceden hazırlamıştı.
“Hadi, doğum gününe bir kadeh daha,” dedi. İçtiler. Sonra bir kadeh daha.
Emre sarhoş olduğunu bile fark etmedi. Esra ise bu durumdan ustaca faydalandı—zaten bu tür işlerde tecrübe




