Ah, çocuklar, şu yaşlılar evinde otururken bazen geçmiş günleri düşünürüm. Bizim apartmanda bir nine vardı… yirmi üç numaralı dairenin ninesi. Ah, kimse onu sevmezdi. Adını da kimse tam bilmezdi—ne ismi, ne babasının adı, hiçbir şey. Zaten kimsenin de umurunda değildi.
Küçücük, bembeyaz saçlı, kalın gözlükler takardı—gözlüklerin sapı yoktu, yerine bant sarılıydı, kir içindeydi. Yavaşça yürür, eskimiş ayakkabılarıyla ayaklarını sürüyerek giderdi. Elinde yıpranmış bir file taşır, peşinden de minik bir köpek koştururdu—küçücüktü ama öyle havlardı ki, sanki bir bekçi köpeğiydi. Kapısına gelen herkese havlardı, ki ziyaretçileri de çoktu—çünkü komşuları üç şeyden mustaripti.
Birincisi, o televizyon. Sabah akşam çalışır, hem de son ses! İkincisi, onun evinden bütün apartmana yayılan hamamböcekleri. Üçüncüsü de o bayat, ağır koku… ne kadar havalandırsan da merdivenlerden, asansörden gitmezdi.
Bütün bunlar insanları çileden çıkarırdı. Gelirler, bağırırlar, “Bu ne zaman bitecek?” diye sorarlardı. Nine ise onlara küçücük, kısık gözleriyle bakar, çocuk gibi gülümser ve şöyle derdi:
— Şimdi, şimdi…
O an herkes susardı. Ama çok sürmezdi, çünkü aynı şeyler tekrar başlardı.
Peki adını biliyor musunuz? Fikriye Hanım. Neredeyse seksen beş yaşındaydı. Geçen yıl çok hastalandı—öyle bir nezle geçirdi ki neredeyse sağır oldu. Duyma cihazı almak istedi ama parası yoktu, sıra da uzundu. Emekli maaşı yetmiyordu—faturalar, ilaçlar, bir de köpeği Boncuk için… Onun tek güneşiydi.
O Boncuk—gerçek bir dosttu! Kocası öldükten, çocukları ve akrabaları—yok, hiç kimsesi kalmadığında ortaya çıkmıştı. Fikriye Hanım marketten dönerken yağmur altında çöpün üstünde titreyen, kirli, küçücük bir köpek yavrusu görmüştü. Geçip gitmek istemişti, çünkü kendisi de zar zor ayaktaydı, ama o peşine takılmıştı. İşte öylece kalmış, onun için bir dünya olmuştu.
O ev… O ev sanki bir cadı kulübesi gibiydi: her yer kirli, ağır bir koku vardı, hamamböcekleri ortalıkta dolaşırdı. Ama Fikriye Hanım ya fark etmiyordu ya da umursamıyordu. Komşular ise giderek daha fazla isyan ediyordu—sanki mücadele boşunaydı.
Derken bir gün Ayşe çıktı geldi—yeni komşu, boşanmış, bir de çocuğu vardı. Rahat bir nefesle kira sözleşmesini imzalamış, başta kokuyu ve hamamböceklerini görmezden gelmişti. Ama bir akşam mutfak masasında iki hamamböceği görünce irkildi. Ve o karmaşayla savaşmaya başladı.
Ama işte ilginç olan şu—üçüncü kattaki komşu ona Fikriye Hanım’ın hikâyesini anlattı. Televizyon, hamamböcekleri ve koku meselesini. Ayşe nineye acıdı, çünkü yalnız olmanın ne demek olduğunu anlıyordu. Yardım etmeye karar verdi.
Ve yeni bir hayat başladı: Ayşe oğlu Emre’yle birlikte nineye gider, alışveriş yapar, Boncuk’la oynardı. Nine artık yalnız değildi, Ayşe ve Emre’nin de bir ailesi daha olmuştu.
Zamanla koku kayboldu, hamamböcekleri de, televizyonun sesi kısıldı. Ama dedikodular başladı—sanki Ayşe, nineyi evinden etmek istiyordu. Ama ona kulak asmıyordu—önemli olan, Fikriye Hanım’a biraz sıcaklık götürebilmekti.
Neredeyse bir yıl geçti. Bir gün Fikriye Hanım bu dünyadan göçtü. Sessiz sedasız uğurlandı, belki de istediği gibi. Boncuk, Ayşe ve Emre’yle kaldı—artık gerçek bir aileydiler.
İşte böyle çocuklar, hayat bazen zor ve adaletsiz olabiliyor. Ama unutulmuş birinin, yaşlı birinin hayatında bile küçük bir mucize doğabilir—birisi gelir, sıcaklık ve ilgi verir. İşte gerçek mutluluk budur.




