Ah, çocuklarım, gelin yanıma oturun, size yüreğimde saklı bir hikâye anlatayım, tıpkı eski bir türkü gibi. Şu yaşlılar evinde oturmuş, çorap örüyorum ama aklım gençlik günlerimde. Ailem beni buraya gönderdi, rahat edeyim diye, ama ben sadece geçmişi anıyorum, sanki bir tesbih çekiyorum. Bu hikâye benim, Ayşe’nin, ve kızım Işıltı’nın hikâyesi; gerçek mutluluğun ne olduğunu bize öğreten bir ömür.
Genç ve ahmakken, aşkın sonsuz bir bayram olduğuna inanırdım. Sonra Volkan’la tanıştım – uzun boylu, gözleri parlayan, dili baldan tatlı. Körkütük âşık oldum, sanki birlikte dağları devirebilirdik. Evlendik ve kısa sürede hamile kaldım. Volkan sevinçten uçuyordu: “Oğlumuz olacak, Ayşe! Varisim!” Şampanya aldı, hayaller kurdu, oğlunun dünyayı fethedeceğini söyledi. Ben gülümsedim, karnımı okşadım, üçümüzün parkta dolaştığını hayal ettim.
Ama bir kızım oldu. Nazik, hafif, bir tüy gibi, gözleri bahar gökyüzü gibi. Adını Işıltı koydum – çünkü hayatıma bir ışık gibi gelmişti. Volkan ise… gelmedi. Ne doğumhaneye, ne de taburcu olurken. Sustu, sanki hiç var olmamıştı. Annesi, Gül Hanım, bıçağı tam kalbime sapladı: “Kız mı? Verin bir yere, ne işiniz var kızla?” Dinledim, gözyaşlarım kendiliğinden aktı. Nasıl olurdu? Bu benim canım, yüreğimdi!
Doğumdan tek başıma döndüm. Işıltı’yı kucağıma aldım, çantamı omzuma attım – ve bilmediğim bir yere yürüdüm. Volkan’la yaşayamazdım, ailem uzaktaydı. Sonunda Nine Hatun’un eski bir apartman dairesindeki küçük odasına yerleştik. Daracık, ince duvarlı, ama sıcak bir yuva. Nine Hatun bazen söylenirdi ama yüreği altındandı. Bize çay demler, çorba pişirir, ben işe giderken Işıltı’yı sallardı. “Üzülme Ayşe,” derdi, “Allah gözyaşlarını görür, size bir yol açar.” Ben de inandım, çünkü başka türlü dayanamazdım.
Çok fakirdik, aman Allahım, ne fakirdik. Gündüzleri büfede gazete, sigara satar, geceleri ofisleri temizlerdim – yerleri, camları, masaları. Ellerim çatlar, sırtım ağrır, ayaklarım hissizleşirdi. Ama Işıltı gülümsediğinde, minik elleri bana uzandığında, her şey unutulurdu. O benim neşem, hayatımın anlamıydı. Volkan’ı hiç sormadı – küçüktü ama annesinin kalbinin burkulduğunu hissederdi. Onun yanında ağlamamaya çalışırdım, geceleri yastığım ıslanırdı.
Beş yıl geçti. Işıltı artık anaokuluna gidiyor, saçlarını örüyordum, ama aklım hep aynı soruyla meşguldü: Bize söz veren bir adam nasıl böyle sırtını dönebilirdi? Ama hayat düşünmeme izin vermezdi – yemek, giyecek, faturalar vardı. Nine Hatun elinden geleni yapardı, ona minnettarım. Bana hep derdi: “Ayşe, aynı kandan olan değil, dara düştüğünde elini uzatan ailedir.” Haklıydı.
Bir gün işten dönerken, bitkin halde, evimizin önünde parlak siyah bir Mercedes gördüm. Ve yanında Volkan. Biraz yaşlanmıştı ama aynı adamdı – altın yüzük, pahalı gömlek, şık saçlar. Yanında da dört yaşında, ona tıpatıp benzeyen bir oğlan. Beni görünce yüzü bembeyaz oldu. Cesur kızım elimi çekti:
“Anne, bu kim?”
Volkan ona baktı, dili tutuldu. Çünkü bu, kaçtığı kızıydı. Tam o sırada arabanın kapısı açıldı, leopar desenli kürkü, ördek dudakları, çarşı avazıyla yeni karısı fırladı: “Volkan, bu dilenciler de kim?” Oğlan da ona katıldı: “Baba, hadi gidelim, bunlar pis!”
Göğsüm sıkıştı ama başımı dik tuttum. Işıltı’nın elini tuttum ve yürüdüm. Yavaşça, onurlu bir şekilde. Biz dilenci değil, bir aileydik. Volkan köşeyi döndü, bir şey söylemek istedi ama cesaret edemedi. İyi ki de etmedi. Ne diyebilirdi ki? Özür mü dileyecekti? Geçti artık. Bir kere kapattığın kapılar her zaman açılmaz.
Eve döndüğümüzde Nine Hatun’un yaptığı mercimek çorbasının kokusu geldi. Işıltı yemeğe oturdu, ben de saçlarını okşadım. “Anne, o adam kimdi?” diye sordu. Ben de “Geçmişten birisi, kızım. Onsuz daha iyiyiz,” dedim. O başını salladı, çünkü beş yaşında bile Volkan’dan daha bilgeydi.
Sonraları onunla ilgili haberler geldi. Barlarda oturup viski içtiği, boş boş tavana baktığı söylendi. Belki de gerçek mutluluğu parlak arabalara, altın yüzüklere değiştiğini anlamıştı. Ama zaman geri dönmez. Yeni karısı da uzun sürmedi – daha zenginini buldu. Oğlu babasız büyüdü, çünkü Volkan çocuklarla ilgilenmezdi; onun işi kumar ve içkiydi.
Işıltı güzel bir genç kadın oldu. İyi okudu, üniversiteye girdi, şimdi çalışıyor ve bana destek oluyor. Volkan’dan hiç bahsetmeyiz – bahsedecek bir şey yok. Ben de yaşlılar evinde olsam da mutsuz değilim. Çünkü biliyorum ki Işıltı’yla ayakta durduk. Güçlü olduğumuzdan değil, birbirimizi sevdiğimizden. Nine Hatun da – Allah rahmet eylesin – hep yanımızdaydı; her kase çorbada, her sıcak sözde.
İşte böyle, sevgili çocuklar. Unutmayın: Mutluluk parada, lüks arabalarda değil. Mutluluk, sevildiğini




