Bugün yine pencereden baktım. Komşunun bahçesinde genç bir kadın çamaşır asıyordu. O ev, benim evim olmalıydı. Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği, annemin son nefesini verdiği o ev şimdi bir yabancının elindeydi.
“Leyla, ne öyle dalıp gitmişsin?” diye seslendi kardeşim Nejla, mutfağa market poşetleriyle girerek. “Çay soğuyacak.”
“Öyle işte,” diye iç çektim, pencereden uzaklaşırken. “Bakıyorum da nasıl evin sahibi gibi davranıyor.”
“Kendini üzmeyi bırak artık,” dedi Nejla, alışverişleri masaya koyarken. “Olmuş bir şeyi geri getiremeyiz.”
“Senin kolay konuşuyorsun. Kendi evin var, ben ise senin sırtına yük olmuşum.”
“Saçmalama. Benim için yük değilsin, bunu biliyorsun.”
Masaya oturdum ve soğumuş çay bardağını aldım. Çay acıydı, şekersiz—tasarruf yapıyorduk. Ev elimizden gidince para da kalmamıştı. Emekli maaşı yetmiyordu, iki kişi yaşamaya çalışıyorduk.
“Nejla, annemin vasiyetinden bahsettiği günleri hatırlıyor musun?” diye sordum, çayı karıştırırken.
“Tabii ki hatırlıyorum. Evin yarısı sana, yarısı bana kalacaktı.”
“Aynen öyle. Yarı yarıya. Ama her şey o Nilgün’ün kızına kaldı.”
Nejla ağırca bir sandalyeye çöktü. Vasiyet konusu ikimizin de kalbinde derin bir sızı bırakmıştı.
“Leyla, bunu yüz kere konuştuk. Annem son yıllarda kendini pek bilemiyordu. Alzheimer, dediler doktorlar.”
“Ama vasiyeti yalnız yazmadı ki! Noter vardı, şahitler vardı. Nasıl hasta bir kadının her şeyi bir yabancıya bırakmasına izin verdiler?”
“Nilgün yabancı değil. Annemin yeğenini hastayken o baktı.”
“Baktı mı?” diye burun kıvırdım. “Birkaç ay uğradı, ilaç verdi. Peki ya biz? Otuz yıl annemizle ilgilenmedik mi?”
Nejla suskun kaldı. İkimiz de biliyorduk ki bu adil değildi, ama artık değiştiremezdik. Mahkemeyi kaybetmiştik, ev Nilgün’e—son yıllarda ortaya çıkan uzak bir akrabaya—geçmişti.
Kapı zili düşüncelerimizi böldü.
“Ben bakarım,” dedi Nejla.
Koridorda sesler duyuldu, ardından mutfağa yeğenimiz Aylin girdi—merhum ağabeyimin kızı.
“Merhaba Teyze Leyla, Teyze Nejla,” diyerek ikimizi de yanaktan öptü. “Nasılsınız?”
“İşte yaşıyoruz,” diye cevapladım. “Sen nasılsın? İşler nasıl?”
“İyi sayılır. Tatile çıkacağım. Size bir şey lazım mı diye sormak istedim. Belki biraz yardımım dokunur.”
Nejla’yla göz göze geldik. Aylin her zaman iyi bir kızdı, ama bu teklifi bugün daha da anlamlı gelmişti.
“Sağ ol Aylin,” dedi Nejla. “Şimdilik idare ediyoruz.”
“Tamam, bir şey olursa söyleyin. Aslında size bir haberim var. Nilgün’ü hatırlıyor musunuz, babaannenin evini alan?”
İçimde bir gerginlik hissettim.
“Tabii ki hatırlıyoruz. Ne oldu ona?”
“Evi satıyormuş! Dün internette ilanını gördüm. Dört milyon lira istiyor.”
“Ne?!” diye yerimden fırladım. “Satıyor mu?”
“Evet. Eskiymiş, tadilat pahalıymış, kendisine şehirde bir daire lazımmış.”
“Olamaz,” diye fısıldadı Nejla. “Annem evin ailede kalmasını isterdi.”
“Hangi aile?” diye acı bir tebessümle söylendim. “Yabancı bir kadın mirası aldı, istediğini yapıyor.”
Aylin huzursuzca ayak değiştirdi.
“Teyze Leyla, belki onunla konuşabilirsiniz? Belki size daha ucuza satar?”
“Neyle alacağız?” diye ellerimi açtım. “Benim emekli maaşım sekiz bin, Nejla’nın on bin. Dört milyonu nereden bulacağız?”
“Belki kredi çekersiniz?”
“Bu yaşta kredi mi? Ben altmış sekiz, Nejla altmış dört. Kim bize para verir?”
Aylin iç çekti.
“Çok üzücü. Ev çok güzeldi, büyüktü.”
“Güzeldi,” diye yankıladım.
Aylin gittikten sonra uzun süre sessiz kaldık. Güneş batıyor, mutfağa altın rengi bir ışık yayıyordu.
“Biliyor musun,” dedim birden, “gideceğim onun yanına. O Nilgün’ün yanına.”
“Niye?” diye şaşırdı Nejla.
“Konuşacağım. Belki vicdanı sızlar.”
“Leyla, yapma. Sadece üzülürsün.”
“Kaybedecek neyim var? Ev zaten benim değil.”
Ertesi sabah en iyi elbisemi giyip baba evine yürüdüm. İki sokak ötedeydi ama her adım ağır geliyordu.
Ev bakımsızdı. Çit eğilmiş, bahçe kapısı gıcırdıyor, otlar bürümüştü her yeri. Annemin zamanında ne kadar düzgün olduğunu hatırlayınca içim acıdı.
Kapıyı çaldım. Nilgün açtı—kırk beş yaşlarında, şişmanca, asık suratlı bir kadın.
“Ha sizsiniz,” dedi beni tanıyınca. “Ne istiyorsunuz?”
“Merhaba Nilgün Hanım. Sizinle konuşabilir miyim?”
“Ne hakkında?”
“Lütfen içeri alın. Sokakta konuşmayalım.”
İsteksizce içeri girdim. Koridorda küf ve kirli bulaşık kokusu vardı. Duvarları tanıdıkça içim acıdı—eskiden pırıl pırıl olan ev şimdi köhne ve pis.
“Mutfağa geçin,” diye homurdandı Nilgün.
Mutfağın hali içler acısıydı. Bulaşıklar her yerde, ocakta kirli tencereler, camlar bantla yapıştırılmıştı.
“Oturun,” dedi bir sandalyeyi işaret ederek. “Ama uzun konuşmayın, işim var.”
Yavaşça oturdum.
“Nilgün Hanım, evi




