Her şey kaderin elinde
İnsanlar bazen kendi hayatlarını yaşanmaz hale getirir, ama zamanında affetmeyi, anlamayı ve sevmeyi öğrenirler. İşte o zaman her şey yoluna girer ve hayat daha hafifler. Elif’in ne kardeşi ne de ablası vardı. Ailenin tek çocuğuydu ve bazen yalnızlık onu ağır bastırıyordu.
Ancak Elif, Ahmet’le evlenip ikiz bebek beklediğini öğrendiğinde, sevinçten ne yapacağını şaşırdı.
“Çocuklarım asla yalnız hissetmeyecek, ikisi birbirine arkadaş olacak,” diye düşünüyordu içinden ve bu düşünce yüreğini ısıtıyordu.
Kısa süre sonra kızları olacağını öğrendiler, ama Ahmet bir oğul hayal etmişti. Fakat bu hayali kısa sürede unuttu. Ayşegül ve Demet, onun kalbini tamamen doldurmuştu. İkisi de birbirinden güzeldi ve neredeyse aynıydılar. Ahmet, Elif’in onları nasıl ayırt ettiğine şaşırıyor, kendisinin bile fark edemediği küçük işaretleri nasıl görebildiğine akıl erdiremiyordu. Bu onun için bir işkenceydi:
“Elif, hangisini az önce beslediğimi anlayamıyorum, hangisi aç kaldı?” diye sorduğunda, karısı gülerek ona henüz yemek yememiş olanı uzatıyordu.
“Nasıl ayırt ediyorsun, bu imkansız bir şey! Sürekli karıştırıyorum, hangisi Ayşegül, hangisi Demet?”
Ama değişmeyen tek şey, kızlarına olan sevgisiydi; onları delicesine seviyordu. Kızlar büyüdükçe, Elif tüm gün onlarla ilgilenmekten yoruluyor, akşam olup da kocasının işten gelmesini dört gözle bekliyordu. Dinlenmek, nefes almak istiyordu.
“Artık her şeyden bıktım,” diye patladı bir gün. “Bir dakika bile başımı çekemiyorum, nereye gitseler peşlerinden koşturuyorum. Keşke bir izin alsan!”
“Elif, biliyorsun ki şu an kimse bana izin vermez, işler de yoğun. Hem ben tek çalışıyorum, bize bakıyorum. Kimse bize destek olmuyor. Yorgun olduğunu anlıyorum, ama elimden geleni yapıyorum.”
Ahmet gerçekten de işten sonra kızları alıp parka götürüyor, böylece Elif biraz dinleyebiliyordu. Hava kötüyse evde onlarla oynuyordu.
Bir gün işten döndü, kapıyı açtı ve kızların ağlama seslerini duydu. Hemen odaya koştu, Elif kanepede uyuyordu. Onu dürttü, ama karısı sarhoştu.
Kızları hemen susturdu, onları doyurdu, karısıyla sonra konuşmaya karar verdi. Ayşegül ve Demet’i yatırdıktan sonra Elif’in yanına gitti.
“Elif, neden içtin? Kızlar ağlıyordu, sen duymadın bile.”
“Anlamıyor musun? Ben de bir insanım, biraz rahatlamaya ihtiyacım var! Sen bir de benim yerimde olsaydın, sabahtan akşama çocuklarla uğraşsan! Biraz içtim, bu kadar yorgun olduğumu bilmiyordum, birkaç yudum şarabın beni bu hale getireceğini tahmin etmemiştim.”
“Sana inanıyorum, ama bu çözüm değil. Şarap iyi bir sona götürmez. Hem kızlar küçük, bir şey olursa…”
Ahmet Elif’e inanıyordu, gerçekten yoruluyordu, ona daha fazla yardım etmeliydi. Bunun bir daha tekrarlanmayacağını umuyordu, ama yanılıyordu. Giderek daha sık karısını sarhoş, çocuklarını ağlar halde buluyordu. Elif dinlenmek istiyordu.
“İki kızım var, nasıl çırpındığımı anlamıyor musun? Yoruluyorum, bu yüzden rahatlamaya ihtiyacım var. Senin neyin eksik? Bütün gün iştesin, evde yoksun. Ben bitap düşüyorum.”
Ahmet’in ikna çabaları işe yaramıyordu. Elif giderek daha fazla içiyor, onu dinlemiyordu. Kızlar dört yaşına geldiğinde, boşanma davası açtı, çocukların içkiye düşkün anneleri yerine kendisine kalacağını umuyordu.
Ama hakim farklı karar verdi. Bir kızı anneye, diğerini babaya verdi. Bu onun için bir trajediydi, kızlar ayrılırken ağlıyorlardı. Başka çare yoktu. Ahmet, Demet’le birlikte ailesinin yanına başka şehre taşındı. Elif’in yanında Ayşegül kaldı.
Kızını babasına karşı kışkırtıyordu:
“Şu babanı görüyor musun? Seni kardeşinden ayıran o!” diyordu ağlayan Ayşegül’e.
Ahmet memleketine döndü, iş buldu, kızıyla birlikte anne babasının yanında yaşamaya başladı. Onlar da yardım ediyordu. İşe giderken kızının güvende olduğunu biliyordu. Ama Ayşegül için içi acıyor, onu sık sık anıyordu.
Demet, büyükanne ve büyükbabasına çabucak alıştı, onlar da onu çok seviyorlardı. Bir çocuk için daha ne gerekirdi? İlk zamanlar Demet, Ayşegül’ü soruyordu, ama zamanla unuttu. Büyüklerinin sevgisi onu sarıp sarmaladı, yeni ve mutlu hayatı eski anıların üstünü örttü. Sevgi ve huzur içinde büyüdü.
Ayşegül’ün hayatı ise tamamen farklıydı. Hatta kötü denebilirdi. Terk edilmiş ve kimsesiz hissediyordu. Çünkü annesi içkiye iyice düşmüş, evlerinde sürekli arkadaşları dolanıyordu. Bazıları ona kötü davranıyor, itip kakıyor, sebepsiz yere bağırıyorlardı.
Ayşegül büyüdükçe evden daha çok kaçmaya başladı, annesinden ve onun arkadaşlarından uzakta bir bankta oturuyor, akşam olunca eve dönüp uyuyordu. Parkta anne babalarıyla gezen çocukları kıskançlıkla izliyor, okuldaki kızların güzel giysilerini görüyordu. O ise eski püskü şeyler giyiyordu. Babasını ve kız karde




