Leyla Hanım, pencerenin önünde durmuş, komşunun bahçesinde çamaşır asan genç kadını izliyordu. Yabancı bir kadın, ona kalması gereken evde. Çocukluğunun geçtiği, gençliğinin yaşandığı, annesinin son nefesini verdiği o evde.
“Leyla, orada ne dikiliyorsun?” diye seslendi ona küçük kız kardeşi Ayşe, ellerinde market poşetleriyle mutfağa girdi. “Çay soğuyacak.”
“Öyle işte, bakıyorum,” dedi Leyla Hanım, pencereden uzaklaşırken derin bir nefes aldı. “Nasıl da evin sahibi gibi davranıyor.”
“Kendini üzme artık,” diye karşılık verdi Ayşe, alışverişleri masaya bırakırken. “Olan oldu, geri dönüşü yok.”
“Senin konuşması kolay. Senin kendi evin var, ben ise senin sırtından geçiniyorum.”
“Saçmalama. Bana yük değilsin, bunu biliyorsun.”
Leyla Hanım masaya oturdu ve soğumuş çay bardağını eline aldı. Çay acıydı, şekersizdi—tasarruf etmek zorundaydılar. Evlerini kaybettikten sonra paraları tükenmişti. Emekli maaşları yetmiyor, iki kişi geçinmek zordu.
“Ayşe, annemin bize vasiyetten bahsettiğini hatırlıyor musun?” diye sordu, kaşığıyla çayını karıştırırken.
“Tabii ki hatırlıyorum. Evin yarısı bana, yarısı sana kalacak demişti.”
“İşte tam da öyle. Yarı yarıya. Ama görünen o ki her şey Şebnem’in kızına kaldı.”
Ayşe ağır ağır sandalyeye çöktü. Vasiyet konusu iki kız kardeşin de yüreğinde derin bir sızı bırakmıştı.
“Leyla, bunu defalarca konuştuk. Annem son yıllarında iyi düşünemiyordu. Doktorlar Alzheimer olduğunu söylemişti.”
“Ama vasiyeti yalnız başına yapmadı ki! Noter vardı, tanıklar. Nasıl olur da hasta bir kadının her şeyini bir yabancıya bırakmasına izin verirler?”
“Şebnem yabancı değil. Annemin yeğenini hasta yatağında o bakmıştı.”
“Bakmış!” diye burun kıvırdı Leyla Hanım. “Birkaç ay uğrayıp ilaç vermiş. Peki ya biz? Otuz yıl boyunca annemizle ilgilenmedik mi?”
Ayşe sustu. İki kız kardeş de bunun haksızlık olduğunu biliyordu, ama artık değiştirebilecekleri bir şey yoktu. Davayı kaybetmişler, ev uzak bir akrabaya, son yıllarda ailelerine dahil olan Şebnem’e geçmişti.
Kapı zili düşüncelerini böldü.
“Ben bakarım,” dedi Ayşe, ayağa kalktı.
Koridorda sesler duyuldu, ardından mutfağa yeğenleri Gül—vefat etmiş erkek kardeşlerinin kızı—girdi.
“Merhaba, Teyze Leyla, Teyze Ayşe,” diyerek her ikisinin de yanaklarından öptü. “Nasılsınız?”
“İşte idare ediyoruz,” diye cevapladı Leyla Hanım. “Sen nasılsın? İşler nasıl?”
“Fena değil. Tatile çıkacağım, deniz kenarına. Size sormak istedim, acaba ihtiyacınız var mı? Biraz yardım edebilirim.”
Ayşe ile Leyla birbirlerine baktılar. Gül her zaman iyi bir kızdı, ama bu teklifi özellikle dokunaklı gelmişti.
“Teşekkürler, Gülcüğüm,” dedi Ayşe. “Şimdilik idare ediyoruz.”
“Tamam, bir şey olursa söyleyin, çekinmeyin. Ama aslında bir haber verecektim. Şebnem’i hatırlıyor musunuz, büyükannenin evini alan?”
Leyla Hanım gerildi.
“Tabii ki hatırlıyoruz. Ne oldu ona?”
“Evi satıyormuş! Dün internette ilanını gördüm. Dört milyon lira istiyor.”
“Ne?!” Leyla Hanım yerinden fırladı. “Satıyor mu?”
“Evet. Diyor ki ev eski, tamirat pahalı, ona şehirde bir daire lazımmış.”
“Olamaz,” diye fısıldadı Ayşe. “Annem hep ailede kalması gerektiğini söylerdi.”
“Ne ailesi artık,” diye acı bir gülümsemeyle ekledi Leyla Hanım. “Yabancı bir kadın mirası aldı, istediğini yapıyor.”
Gül huzursuzca ayaklarını oynattı.
“Teyze Leyla, belki onunla konuşmaya gidersiniz? Belki size daha ucuza satar?”
“Ne ile alalım?” diye ellerini açtı Leyla Hanım. “Benim emeklim on bin, Ayşe’ninki on iki bin. Dört milyonu nereden bulalım?”
“Belki kredi çekersiniz?”
“Bizim yaşımızda kredi mi? Ben altmış sekiz, Ayşe altmış dört. Kim bize para versin?”
Gül iç çekti.
“Çok üzücü. Ev güzeldi, büyüktü.”
“Güzeldi,” diye yankıladı Leyla Hanım.
Yeğen gittikten sonra iki kız kardeş uzun süre sessiz kaldılar. Pencereden gün batımının altın ışıkları mutfağı aydınlatıyordu.
“Biliyor musun,” dedi birden Leyla Hanım, “gideceğim ona. Şebnem’e.”
“Niye?” diye şaşırdı Ayşe.
“Konuşacağım. Belki vicdanı sızlar.”
“Leyla, yapma. Sadece üzüleceksin.”
“Kaybedecek neyim var ki? Ev zaten benim değil.”
Ertesi sabah Leyla Hanım en iyi elbisesini giyip aile evine doğru yürüdü. Uzak değildi, sadece iki sokak ötedeydi, ama her adımı ağır geliyordu.
Ev bakımsız görünüyordu. Çit eğilmiş, kapı gıcırdıyor, bahçede yabani otlar hâkimdi. Leyla Hanım, annesinin zamanında ne kadar bakımlı olduğunu hatırlayarak acıyla buruştu.
Kapıyı çaldı. Şebnem açtı—kırk beş yaşlarında, tıknaz, suratsız bir kadın.
“Ha, sizsiniz,” dedi, Leyla Hanım’ı tanıyınca. “Ne istiyorsunuz?”
“Merhaba, Şebnem Hanım. Sizinle konuşabilir miyiz?”
“Ne hakkında?”
“İçeri buyurun lütfen. Sokakta konuşmak ol




