Hayatın cilvesine bak!
Bazen insanlar kendi hayatlarını zorlaştırır, ama sonunda affetmeyi, anlamayı ve sevmeyi öğrenirler. İşte o zaman her şey yoluna girer. Elif’in ne kardeşi ne de ablası vardı. Ailesinin tek çocuğuydu ve bazen yalnızlık hissederdi.
Ta ki Efe ile evlenip ikiz bebek beklediklerini öğrenene kadar! Sevincinden havalara uçuyordu.
“Çocuklarım asla yalnız hissetmeyecek, ikisi birlikte eğlenecek,” diye düşünürdü içinden. Kalbi bu düşünceyle ısınırdı.
Kısa sürede bebeklerin kız olacağını öğrendiler. Efe’nin aklında bir oğul hayali vardı, ama bu düşünce çabuk dağıldı. Ayşegül ve Zeynep, onun kalbini tamamen doldurmuştu. İkisi de birbirinin aynısıydı, tatlı mı tatlı. Efe, Elif’in onları nasıl ayırt ettiğine şaşırırdı. Kendisi için bu tam bir işkencedi:
“Elif, hangisini az önce besledim, hangisi aç anlamıyorum!” diye söylenirdi.
Elif ise gülerek aç olanı kucağına verirdi.
“Nasıl ayırt ediyorsun sen bunları? Ben sürekli karıştırıyorum!”
Ama tek değişmeyen şey, kızlarına olan sevgisiydi. Onları delicesine seviyordu. Kızlar büyüdükçe, Elif tüm gün onlarla uğraşmaktan bitap düşüyor, akşam Efe’nin işten gelip biraz nefes aldırmasını bekliyordu. Dinlenmek, biraz soluklanmak istiyordu. Artık dayanamayacak hâle gelmişti.
“Bıktım artık!” diye patladı bir gün. “Bir dakika bile başlarını kaldıramıyorum, her yere tırmanıyorlar. Sürekli peşlerinden koşturmaktan bitiyorum. En azından bir tatil alsan!”
“Elif’im, biliyorsun ki şu an kimse bana izin vermez. Üstelik tek çalışan benim. Bize kim bakacak? Yorgun olduğunu anlıyorum, ama elimden geleni yapıyorum.”
Efe gerçekten de işten gelince kızları alır, parka götürürdü. Hava kötüyse evde onlarla oynardı.
Bir akşam kapıyı açtığında kızların ağlama seslerini duydu. Hemen odaya koştu. Elif kanepede uyuyordu. Onu uyandırdığında sarhoş olduğunu fark etti.
Hemen kızları sakinleştirdi, doyurdu. Karısıyla konuşmayı sonraya bıraktı. Ayşegül ve Zeynep’i yatırdıktan sonra Elif’in yanına oturdu.
“Elif, ne oldu böyle? Kızlar ağlıyordu, sen hiç duymadın!”
“Anlamadın mı? Ben de bir insanım, biraz rahatlamaya ihtiyacım var. Sen bir gün benim yerimde ol da gör! Biraz içtim, bu kadar yorgun olduğumu bilmiyordum. Birkaç yudumdan sonra kendimden geçmişim.”
“Sana inanıyorum, ama bu çözüm değil. Şarap iyi bir şey getirmez. Hem kızların başında durmak lazım, bir yerlerden düşerlerse…”
Efe, Elif’e inanıyordu. Gerçekten yoruluyordu, ona daha çok yardım etmeliydi. Bunun tekrarlanmayacağını umuyordu. Ama yanılıyordu.
Gün geçtikçe Elif daha çok içmeye başladı. Efe, işten geldiğinde onu sarhoş, kızları ağlar buluyordu. Elif dinlenmek istiyordu.
“İki kızım var, nasıl yorulduğumu anlamıyor musun? Rahatlamaya ihtiyacım var. Sen bütün gün iştesin, evde yoksun. Ben bitiyorum!”
Ne konuşmalar ne de yalvarmalar işe yaramadı. Elif gitgide daha fazla içiyor, Efe’yi dinlemiyordu. Kızlar dört yaşına geldiğinde, Efe boşanma davası açtı. Çocukların kendisine kalmasını umuyordu.
Ama mahkeme farklı karar verdi. Bir kızı anneye, diğerini babaya verdiler. Efe için bu bir yıkımdı. Kızlar ayrılırken ağlıyordu. Başka çare yoktu. Efe, Zeynep’i alıp ailesinin yanına, başka bir şehre taşındı. Elif’le Ayşegül kaldı.
Annesi, kızını babasına karşı dolduruyordu:
“Baban sayesinde kız kardeşinden ayrı kaldın!” diyordu ağlayan Ayşegül’e.
Efe, memleketinde iş buldu. Kızıyla birlikte anne-babasının yanında kaldı. Onlar da yardım ediyordu. İşe giderken kızının güvende olduğunu biliyordu. Ama Ayşegül için içi acıyordu. Onu sık sık düşünüyordu.
Zeynep, büyükannesi ve büyükbabasına çabuk alıştı. Onu çok seviyorlardı, bir çocuğun daha ne isteyebilirdi ki? İlk zamanlar Zeynep, Ayşegül’ü sorardı. Ama zamanla unuttu. Büyüklerinin sevgisi onu sarmıştı. Mutlu bir hayat, eski anıların üstünü örtmüştü.
Ayşegül’ün hayatı ise bambaşkaydı. Hatta kötü denebilirdi. Kendini terk edilmiş ve değersiz hissediyordu. Annesi alkole iyice düşmüştü. Evlerinde sürekli arkadaşları olurdu. Bazıları ona bağırır, itip kakardı.
Ayşegül büyüdükçe daha çok evden kaçar, parkta saatlerce otururdu. Akşam eve döner, yatağına girerdi. Diğer çoc




