**Kişisel Günlük**
Kırk yaşındaki bir makine mühendisi olan Emre Kaya, eşinden ayrıldı. Evini, eşyalarını geride bıraktı; yanına sadece babasından kazandığı eski bir Renault 12 ve bir bavul dolusu kişisel eşya aldı.
Boşanma sürecini uzatmaya gönlü yoktu: “Kızımız çocuk daha, her şey ona kalsın.”
Eşiyle aralarında yıllardır anlaşma yoktu. Son zamanlarda onun ağzından tek bir şey duyuyordu: “Para ver.” Emre, maaşını, ikramiyetlerini, bayram harçlıklarını veriyordu, ama yokluğunun sonunda gelmeyeceği yoktu. Nafaka ödemeyi kabul etti ve ayrıca kızına destek olmaya söz verdi.
İlk zamanlar bir arkadaşının yanında kaldı, sonra iş yurdunda bir oda çıktı. İş yerinde birinci sınıf bir uzman olarak görünüyordu, bu yüzden kendisine konum verildi. 1980’lerdi o zamanlar, devlet hâlâ vatandaşlarına beden konutlar dağıtıyordu.
Emre, iş yurdunda tam iki yıl yaşadı, fabrikalarının yeni dokuz katlı bir bina inşa etmesini beklerken. Sonunda sendika başkanı çağırdı onu:
“Emre Bey,” dedi saygıyla, “bekâr olduğunuz için size bir oda bir salon düşünülmüştü, ama elimizde küçük bir iki odalı daire var. Siz bizim için değerli bir elemansınız, bu yüzden anahtarlarınızı alabilirsiniz.”
Emre şaşkına dönmüştü: “Teşekkür ederim. Kendi evim olacak ya, çok sevindim.”
Bir ay sonra, çoğu teknik kitaplardan oluşan mütevaz eşyalarını toplayıp aynı Renault’ya yükledi ve yeni evine doğru yola çıktı.
Asansör henüz çalışmıyordu, bu yüzden beşinci kata, 72 numaralı dairenin kapısına yürüyerek çıktı. Anahtarı cebinden çıkardı, kilide koydu ama dönmedi.
“Ne oluyor?” diye mırıldandı Emre. Tam o sırada kapının ardından fısıltılar ve hışırtılar duydu. İçeri girmek için kapıyı çaldı, ama cevap yoktu. Aşağı inip kapıcıyı buldu ve beraber kapıyı açtılar.
İçeride bir kadın ve iki erkek çocuğu vardı. Eşyalar henüz düzene girmemişti, ortalarda öylece duruyordu. Kadın, kapıda beliren çekingen bakışlarla Emre’yi süzdü:
“Çıkmam. Beni ve çocuklarımı sıfırı tüketip sokağa atamazsınız,” dedi.
Emre, yedi ve sekiz yaşlarındaki iki çocuğun da korkuyla olup biteni izlemesini fark etti. Kadına burasının kendisine ait olduğunu, resmî evrakının elinde bulunduğunu, onunsa yasa dışı bir şekilde buraya girdiğini anlatmaya çalıştı.
“Peki, öyleyse beni ve çocuklarımı bu soğukta sokağa atmayı dene bakalım,” dedi kadın, gözleri dolmuştu.
Emre geri çıktı. Sendikaya gidip olanları anlattı. Kısa sürede kadının bir çocuklu dul olduğu, ailesiyle birlikte harabe bir binalarda kaldığı, sıra çektiği hâlde bir şekilde ev alamadığı anlaşıldı. Kışın duvarı buza dönen bu harabeye dayanamayıp yeni binaya yerleşmişti.
“Mahkemeye vereceğiz,” dedi sendika başkanı kararlı bir şekilde. “Zorla çıkarılacak. Tabii bu biraz zaman alacak, sabretmen gerekiyor.”
“Barışçıl bir çözüm bulamaz mıyız?” diye sordu Emre. “Belki konuşarak ikna edebilirim onu.”
“Dene,” dedi başkan omuz silkeleyerek. “Ama pek faydası olacağını düşünmüyorum. Bu kadınlar çocukları için her şeyi göze alır, yasayı dinlemezler.”
Emre bir kez daha evine gitti, kadını ikna etmek umutlu. Tam da bozulmuş kapı kilidini tamir etmeye çalışıyorlardı.
“Günaydın, konuşmaya geldim. Burası benim evim, kanunen hakkım var burada,” dedi Emre usulca.
“Kendine bir ev verilmesi adil mi?”
“Tabii ki adil. Yirmi yıldır bu fabrikada çalışıyorum. Evrakım da elimde.”
“Benim çocuklarım var. Onlara o delik deşik bir binada yaşatamam.”
“Anlıyorum, ama neden tam bir bu evi seçtin?”
“Kaderle karşılaştık işte. Senin evin çıktı karşıma. Fabrikada bu kadar usta adımsan, sana yeni bir ev verirler zaten.”
Emre elinde boş bir umutla döndü. Bu arada kadını boşaltmak için mahkemeye başvurulmuştu. Yetkililer geliyor, uyarılar yapıyor, zaman tanıyorlardı.
Emre, kadın ve çocukların birkaç ay içinde tekrar bir barakaya döneceklerini öğrenince bir kez daha gitti evine. Kadının adı Ayşe’ydi. Gözyaşları içinde, çocukları annesine sarılıyordu.
“Çıkmak zorundasınız. Benim de yurttaki odam boşalttırıldı, gidecek yerim yok.”
Ayşe ağır bir iç çekti ve sandalyona çöktü.
“Belediyeden neden ev çıkmıyor? Sıra sizde değil mi?” diye sordu Emre.
“Gittim, defalarca gittim,” diye anlatmaya başladı Ayşe. “Ama oradaki mühim bir paşa gibi davranan adam, her seferinde beni savuşturuyor, ‘Bürokrasi işte, bekleyin,’ diyor.”
Emre, içinde bir cesaret buldu: “Hayır, gelin bir şeyler yapalım.”
Belediye binasına gittiler. Genelde çekingen biri olan Emre, o gün kendine güvenmişti. Sekreterine bir şeyler uydurdu ve Ayşe’yle birlikte müdürünün kapısına dayandı.
“Bu kadın sırası geldiği için ev bekliyor, ama siz onu savuşturuyorsunuz. Acaba bir komisyon kurulup sıra işleri incelenemez mi?”
Müdür yumuşadı. Gülümseyerek Ayşe’ye bahsedilen evin yakında çıkacak olduğunu, bahara kadar yeni binada iki odalı bir daire alacağını söyledi. Emre, belgeleri bile inceledi.




