Ne kadar özledim,” diye fısıldadı Ayşe, sessiz odada kendi sesinin yankısıyla irkilerek.

“Ne kadar özledim,” diye fısıldadı Ayşe, odanın sessizliğinde kendi sesinin yankısıyla irkildi. Parmakları eski bir fotoğraf albümünün üzerinde donup kaldı. Solmuş fotoğrafta Mehmet, küçük Ali’yi omuzlarına almış gülümsüyordu. Ayşe, parmak uçlarıyla onun görüntüsüne dokundu. Dokuz yıl geçmişti, ama acı hâlâ aynı keskinlikteydi.

Pencerenin dışında kar fırtınası hızını artırıyor, kar taneleri cama çarpıyordu. Ayşe ayağa kalktı ve yanan bir mumun durduğu pencere kenarına yürüdü. Yıldönümü. Böyle gecelerde onun yokluğu daha bir ağır basıyordu.

“Başardım, duyuyor musun?” dedi boşluğa seslenerek. “Ali neredeyse senin boyuna geldi. Can ise… sana çok benziyor.”

Köşede soba tıkırdıyordu. Ayşe eski bir battaniyeye sarındı ve koltuğa çöktü. Eski ahşap ev, rüzgarın şiddetiyle gıcırdıyordu.

Uykuya daldığını fark etmemişti. Belki birkaç dakika, belki de saatler geçmişti ki, kapıya üç kez vuruldu. Ayşe irkilerek uyandı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Böyle bir fırtınada kim gelebilirdi ki? En yakın komşu bir kilometre ötedeydi.

Tokmak sesi tekrarlandı—üç kez, daha sert ve ısrarlı.

Ayşe koridorda duvara dokuna dokuna ilerledi. Gözleri mutfak masasında duran bıçağa takıldı. Bıçağı alıp sıkıca kavradı.

“Kim o?” dedi, sesi titriyordu.

Sessizlik. Sonra yine—üç kez, daha da ısrarlı.

Ayşe bıçağı bacağına dayayıp diğer eliyle kilidi çevirdi. Soğuk hava içeri doluştu ve kapının önünde…

“Ayşe, benim. Geri döndüm.”

Mehmet. Onun Mehmet’i. Dokuz yıl önce kaybolan adam. Yüzünde sakal, yorgun gözler, tanıdık gülümseme.

Bıçak, uyuşmuş parmaklarından düştü. Ayşe sendeledi, neredeyse düşecekti.

“Bu… sen yoksun artık,” diye hıçkırdı.

“Buradayım,” dedi ve bir adım atıp onu kucakladı.

Sıcak. Gerçek. Buz ve toprak kokuyordu. Ayşe onun ceketine yapıştı, yüzünü omzuna gömdü ve gözyaşları sel oldu. Bacakları tutmuyordu, ikisi de koridorun zeminine yığıldılar.

“Nasıl?” diyebildi sadece.

“Biliyorum, anlayamıyorsun,” dedi Mehmet, saçlarını okşayarak. “Ama her şeyi anlatacağım. Önce kapıyı kapatalım. Soğuk.”

Ona kalkmasında yardım etti. Ayşe bir an olsun onu bırakmadı, sanki bırakırsa yok olacakmış gibi.

“Çocuklar?” diye sordu, etrafına bakınarak.

“Uyuyorlar,” dedi Ayşe, gözlerini onun yüzünden alamayarak. “Çok büyüdüler.”

“Biliyorum,” dedi hafif bir hüzünle gülümseyerek.

“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu, tir tir titreyen parmaklarıyla yanağına dokunarak. “Sen… sen yoksun artık. Ben oradaydım.”

“Gel,” dedi, elini tutarak. “Konuşmamız lazım. Zamanımız az.”

Odaya geçtiler. Ayşe bir gaz lambası daha yaktı. Mehmet masanın kenarına oturdu, etrafına dikkatle bakındı, her detayı hafızasına kazımak ister gibiydi.

“Evi iyi korumuşsun,” dedi sıcak bir sesle.

“Ne diyorsun?” diye yalvardı Ayşe. “Neredeydin? Neden şimdi?”

Mehmet derin bir nefes aldı ve gözlerinin içine baktı.

“Her şeyi anlatacağım. Otur, lütfen.”

Ayşe sobaya birkaç odun attı. Alevler parladı, odayı turuncu bir ışıkla doldurdu.

Yavaş hareket ediyordu, zamanı uzatmak ister gibi. Sonra eski bir dolaba gitti ve onun fincanını çıkardı—koyu mavi, kenarı kırık. Dokuz yıldır bu fincan dokunulmamış bir şekilde duruyordu, sanki sahibini bekliyordu.

“Bunu sakladığına inanamıyorum,” dedi Mehmet, fincanı eline alıp sıcak çayı içerken şaşkınlıkla.

Ayşe ona aç gözlerle bakıyordu, en ufak bir detayı kaçırmaktan korkuyordu. Kaşlarının arasındaki çizgi, çenesindeki çocukluk yarası… Elleri ona dokundu, bileğini, omzunu, yanaklarındaki sakalları hissediyordu—rüya görmüyordu.

“Gerçeksin,” diye fısıldadı kurumuş dudaklarıyla. Sonra, “Anlat… neredeydin bunca zaman?”

Mehmet sobadaki alevlere uzun uzun baktı, sonra konuşmaya başladı:

“Ben… gittikten sonra, herkesin gittiği yere varamadım. Kayboldum. Ulaşamadım oraya.”

Bir yudum çay aldı ve devam etti:

“Önce karanlık, yoğun bir yerdi. Sanki sis gibi, ama dokunulabilir. Uzun süre orada dolaştım, ölü mü diri mi olduğumu bilmeden.”

Ayşe nefesini tutmuş dinliyordu. Onun elini o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları uyuşmaya başladı.

“Sonra bir yere geldim… orası ‘Araftı’. Sanki… sonsuz bir istasyon gibi, kimsenin trenlerin nereye gittiğini bilmediği. Bedenler yoktu—sadece hisler vardı.”

Mehmet fincanı bıraktı ve gözlerinin içine baktı:

“Benim gibi kayıp olanların sayısını tahmin edemezsin. Unutulanlar. Gidemeyenler.”

“Kimlerdi onlar?” diye sordu Ayşe.

“Her türden insan. Kardeşine küskün giden yaşlı bir adam. Doğum yaptıktan sonra bebeğini bırakan genç bir kadın—dur

Rate article
Lifequest
Ne kadar özledim,” diye fısıldadı Ayşe, sessiz odada kendi sesinin yankısıyla irkilerek.