Lütfen kızım, merhamet et bana, üç gündür ekmek yiyemedim ve param da tükendi,” diye yalvardı nine satıcı kadına…

**Günlük, 15 Şubat**

Bugün, İstanbul’un soğuk sokaklarında yürürken, bir an durdum. Karşımdaki manzara içimi acıyla doldurdu. Yaşlı bir kadın, elinde eski bir file dolusu boş şişelerle, bir fırının önünde titriyordu. Yüzünde derin çizgiler, her biri yorgunluk ve kayıplarla dolu bir ömür anlatıyordu. Gözlerinde biriken yaşlar, soğuk rüzgârda donmadan yanaklarına süzülüyordu.

“Lütfen kızım,” diye fısıldadı, sesi titrek bir yaprak gibi. “Üç gündür ekmeğim yok. Hiç param kalmadı…”

Fırının camlı kapısı ardında duran satıcı kadın, soğuk bir ifadeyle başını salladı. “Burası ekmek satılan yer, şişe toplama noktası değil,” dedi sertçe. “Şişeleri nerede bırakacağını bilmiyor musun? Sabah erkenden getirsen parayı alırdın, sonra ekmeğini alırdın.”

Yaşlı kadın şaşkınlıkla baktı. Eskiden öğretmendi, başı dik gezerdi. Şimdi ise bir avuç boş şişe için dilenirken, içinde yanan utanç ateşiyle duruyordu.

“Kızım,” diye yalvardı tekrar, “yarın öderim, sadece bir parça ekmek ver… Başım dönüyor… Dayanamıyorum.”

Satıcı kadının gözlerinde hiç merhamet yoktu. “Hayır,” dedi kesin bir sesle. “Ben hayır işi yapmıyorum. Her gün onlarca kişi gelip bir şeyler istiyor. Bekleme, sıra var.”

Tam o sırada, koyu renk paltolu bir adam fırına yaklaştı. Satıcı kadın anında gülümsedi. “İyi günler, Ahmet Bey! Bugün favoriniz olan cevizli ekmek taze geldi. Bir de kayısılı kruvasan…”

Ahmet Dal, dalgın bir şekilde siparişini verdi. Kalın cüzdanından bir banknot çıkarırken, gözü yaşlı kadına takıldı. Yüzü bir yerden tanıdık geliyordu. Özellikle ceketine takılı olan o eski çiçek broş…

Aklına düşen bir şeyle hızla arabasına yöneldi. Ofisine döndüğünde, karısı Ayşe’den bir telefon aldı. “Ahmet, oğlan yine kavga etmiş. Okuldan çağırdılar.”

“Şu an müsait değilim,” diye iç çekti. “Ama sen gitme, ben hallederim.”

Akşam eve döndüğünde, çocuklar uyumuştu. Ayşe, salonda oturmuş onu bekliyordu. “Çok çalışıyorsun,” dedi yorgun bir sesle. “Bize zaman ayıramıyorsun.”

Ahmet başını öne eğdi. “Haklısın,” diye mırıldandı.

O gece, fırının önündeki kadını düşündü durdu. Sonunda hatırladı: **Nurcan Hoca**! İlkokul öğretmeniydi. Fakir bir çocukken, ona gizlice yemek verir, ödevlerine yardım ederdi.

Ertesi gün, eski bir arkadaşıyla görüşüp adresini buldu. Pazar günü, bir demet karanfil alıp yola koyuldu. Kapıyı açan yaşlı kadın, şaşkınlıkla baktı.

“İyi günler, Nurcan Hanım,” dedi Ahmet. “Ben Ahmet Dal. Belki hatırlamazsınız…”

“Hatırlıyorum,” diye gülümsedi. “Fırının önünde seni gördüm. Belki utanıyorsun diye düşündüm.”

Ahmet, gözleri dolarak konuştu: “Sizi evimize götürmek istiyorum. Çocuklarımıza öğretmenlik yapmanızı, bizimle yaşamanızı istiyoruz.”

Nurcan Hanım tereddüt etti, ama sonunda kabul etti.

O günden sonra evin havası değişti. Ayşe, Nurcan Hanım’ın hikâyelerini dinledikçe huzur buldu. Çocuklar, onun anlattığı masallarla büyüdü. Bir gün, küçük kızları doğduğunda, Ahmet mutfakta bir ses duydu.

“Baba!” diye bağırdı oğlu. “Nurcan Hoca’yla ekmek yaptık!”

Ahmet, Nurcan Hanım’ın gözlerindeki ışığı gördü. Ve anladı ki, aslında kurtarılan kendisiydi.

Rate article
Lifequest
Lütfen kızım, merhamet et bana, üç gündür ekmek yiyemedim ve param da tükendi,” diye yalvardı nine satıcı kadına…