**Günlük**
Uçağa binerken titredim. Beklenmedik bir ses adımı söylemişti. Bagaj kayıt kuyruğunda çantamın kayışını gergin gergin çeviriyordum. Eski kayınvalidemin doğum gününe diğerlerinden bir gün erken gitmeyi seçmiştim. Biliyordum ki Emre, her zamanki gibi son ana kadar bekleyecek ve büyük ihtimalle ertesi sabah uçacaktı. Boşanalı üç yıl olmuştu ve bu süre boyunca aynı şehirde yaşayıp hiç karşılaşmamayı başarmıştık. Şimdi ise bu kırılgan dengeyi bozmak en son isteyeceğim şeydi.
“12A,” diye okudum biletimi. Pencerenin yanı, tam sevdiğim gibi. Uçakta yeni aldığım romanı çıkardım—dün başlamıştım ve elimden bırakamıyordum. Aşk, ihanet ve affetme üzerine bir hikâyeydi. Eskiden bu tür konulardan kaçınırdım, ama zaman her şeyin ilacıydı.
“Elif?” Tanıdık bir ses irkilmeme neden oldu. “Ne tesadüf böyle…”
Yavaşça başımı kaldırdım. Emre, koridorda elinde valiziyle duruyordu. Her zamanki gibi şık, sevdiği gri ceketiyle. Sadece şakaklarındaki birkaç beyaz saç, daha önce fark etmediğim bir ayrıntıydı.
“Sen hep gecikirsin,” diye çıkıştım, selam vermek yerine.
“Sen de her şeyi önceden planlarsın,” diyerek gülümsedi, cebinden biletini çıkarırken. “Hmm… 12B.”
Yanaklarımın aniden kızardığını hissettim. Üç saat boyunca bu adamın yanında oturacaktım—yıllardır özenle kaçındığım insan. Kader, planlarımızla dalga geçmeye karar vermişti.
“Yerimi değiştirebilirim,” diye mırıldandı Emre.
“Gerek yok,” diye kestim sözünü. “Biz yetişkiniz.”
Başını salladı ve yanıma oturdu. O bildik kolonya kokusu burnuma geldi ve içimde derin bir yer acıdı. Kaç kez sabahları onun kokusuyla uyanmıştım…
Uçak havalandıktan sonra, dayanılmaz sessizliği bozmak için sordu: “İşler nasıl?”
“İyi. Kendi yoga stüdyomu açtım,” diye cevapladım, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. “Sen hâlâ aynı yerde misin?”
“Hayır, danışmanlığa geçtim. Hep hayalini kurduğum şey, hatırlıyor musun?”
Tabii ki hatırlıyordum. Ve bunun için ne kadar tartıştığımızı da. Ben değişiklikten korkuyordum, o ise yeni maceraların peşindeydi. Şimdi, yıllar sonra, her ikimiz de istediğimizi elde etmiştik. Peki neden kalbim hâlâ sızlıyordu?
“Annem seni görmeye çok sevinecek,” dedi Emre bir sessizlikten sonra. “Hâlâ geçen doğum gününde hediye ettiğin o seramik vazoyu saklıyor.”
“Zeynep Hanım hep bana karşı…” diye duraksadım, doğru kelimeleri ararken, “çok nazikti.”
“Boşandıktan sonra bile senin hayal edebileceği en iyi gelin olduğunu söylerdi.”
Gözlerim yanmaya başladı. Hemen kitabıma döndüm, heyecanımı saklamaya çalışarak.
“Ne okuyorsun?” diye sordu, gözü kitabın kapağına takılmış.
“*Affetme Zamanı*,” dedim. İkimiz de başlığın ironisini fark edip sustuk.
Uçuşun geri kalanını sessizlikte geçirdik, ama bu farklı bir sessizlikti—gergin değil, neredeyse eski günlerdeki gibi rahat. Uçak İzmir’e indiğinde, Emre bagajdan çantamı almama yardım etti.
“Bir taksi paylaşsak mı?” diye teklif etti. “Sonuçta aynı yere gidiyoruz.”
Tereddüt ettim. Üç yıl önce bir daha asla yan yana gelmeyeceğimize inanarak ayrılmıştık. Ama şimdi buradaydık ve dünya yıkılmamıştı.
“Tamam,” diye başımı salladım. “Ama yolu ben takip edeceğim, sen navigasyonla hep tartışıyorsun.”
Güldü ve o tanıdık kahkahası içimi titretti. Belki de bazen geçmişi bırakıp şimdiyi aydınlık kılmak gerekir?
Taksi, İzmir’in akşam sokaklarında ilerlerken, uzun zamandır ilk kez beklenmedik bir karşılaşmadan pişman olmadığımı fark ettim. Önümüzde bir doğum günü, kutlamalar ve akrabaların şaşkın bakışları vardı. Ama artık biliyordum ki üstesinden gelecektik. Sonuçta, bunu her zaman başarmıştık.
Yemek masası kurmaya yardım ederken, Emre’nin ara sıra bana baktığını hissettim. Akşam geç saatlerde, misafirlerin çoğu gittikten sonra, eski verandaya çıktık. Bana bir kadeh şarap uzattı:
“Burada gelecekle ilgili planlar kurardık, hatırlıyor musun?”
Başımı salladım. Tam da burada evlenmeye karar vermiştik.
“Korkmuştum, biliyor musun?” diye itiraf etti birden. “Çocuklardan, evden bahsettiğinde… Sorumluluk korkusuyla kendimi işe attım.”
“Ben de senin korkunu anlamamıştım,” diye fısıldadım. “Israr etmiştim, acele etmiştim… Hemen harekete geçmezsek bir şeyleri kaybedeceğimizi düşünmüştüm.”
“İkimiz de birbirimizi dinlemeye hazır değildik.”
Bahçenin üzerinde yıldızlar parlıyordu, tıpkı eskiden olduğu gibi. Evin içinden hafif bir müzik sesi geliyordu.
“Bir psikoloğa gitmeye başladım,” diye açıldım. “Bana, ilişkileri çoğu zaman sevmediğimiz için değil, kendimizi sevmeyi bilmediğimiz için yıktığımızı söyledi.”
Emre düşünceli bir şekilde kadehi çevirdi:
“Kulağa doğru geliyor. Ben de bu yıllarda çok şey öğrendim. Kariyer güzel, ama boş bir eve dönmek acı.”
“Hiç kimse çıkmadı mı?” diye dikkatle sordum.
“Denem




