Otobüs durağının hemen yanındaki McDonald’s otoparkında, otizmli bir çocuk deri yeleğimi kavradı ve annesi ellerini çıkarmaya çalışırken kırk dakika boyunca çığlık attı.
Ben, altmış sekiz yaşında, dişlerinden daha çok yara izi taşıyan bir motosiklet sürücüsüyüm ve bu rastgele çocuk, sanki yaşam hattıymış gibi bana tutunmuş, annesi her seferinde onu çekmeye çalıştıkça çığlıkları yükseliyordu.
Annesi gözyaşları içinde özür diledi, “Böyle bir şey yapmadı, ne olduğunu bilmiyorum, istersen polisi ararım” diyordu.
Diğer müşteriler telefonlarını çıkarıp bizi kaydediyordu; muhtemelen çocuğu kızdırdığımı sanıyorlardı. Anne ise çocuğuna “Korkak adamdan uzak dur!” diye yalvarıyordu.
Aniden çığlıkları dindi ve altı ay içinde duyduğu ilk kelimeleri fısıldadı: “Baba seninle sürüyor.”
Annesi bembeyazlaştı, bacakları çöktü ve asfaltın üzerine yığıldı, yeleğime hayalet bakışıyla baktı. O anda çocuğun sıkıca tutmuş olduğu şeyi fark ettim: yeleğimin üzerindeki “RIP Şimşek Mehmet, 1975‑2025” anma yaması.
Çocuk gözlerimin içine baktı, annesinin bana hiç söylemediği bir şeydi, ve net bir sesle: “Sen Kartal’sın. Baba korktuğumda Kartal’ı bul demişti. Kartal sözünü tutar” dedi.
Ben bu çocuğu tanımıyordum; annesini de hiç görmemiştim. Fakat Şimşek Mehmet’in, oğluna yeleğimi tanıtmak için ne kadar dikkatli bir plan yaptığını anladım.
Anne gözyaşları içinde, “Kocam… Mehmet… altı ay önce motosiklette öldü. Her zaman, eğer bir şey olursa, Tommy (şimdi Can) zor durumda kalırsa, kartal işareti olan adamı bul demişti. Bunu sadece onun mırıldanışı sanmıştım. Senin gerçek olduğunu bile bilmiyordum” dedi.
“Çok üzgünüm!” diye yanıtladım, çocuğun ellerine dokunurken annesi “Can, bırak! Bırak adamı!” diye bağırıyordu. Her dokunuşta çocuğun çığlığı daha da yükseliyordu, parmakları beyazlaşıyor, bütün bedeni titriyordu ama yeleğimi bırakmıyordu.
“Endişelenme,” diyerek sakin kalmaya çalıştım. Çocuğun özel bir ihtiyacı olduğunu, hareketlerini ve gözlerinin savrulmasını izleyerek anlayabiliyordum. “Ona zarar vermiyor.”
“Böyle bir şey yapmadı,” diye soluk soluğa ekledi anne. “Hiç yabancılara yaklaşmaz. Ne yapacağımı bilemiyorum…”
Genç bir delikanlı telefonunu çıkarıp kayda başladı, McDonald’s’tan çıkan bir çift yanımızdan geçip uzaklaştı, anne ise Can’ın ellerine daha da sıkı tutunuyordu.
O anda dizlerimin üzerine oturdum, bir şey bana çocuğun seviyesine inmem gerektiğini söyledi. Eğildiğimde çığlıkları birden azaldı, daha odaklı bir hâle büründü; sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri bulamıyordu.
Gözleri yeleğime, özellikle yamalarına kilitlendi. Parmakları aynı şekli tekrar tekrar çiziyordu.
“Ne görüyorsun, dostum?” diye fısıldadım. “Ne hissediyorsun?”
Çığlıklar aniden sustu, kulaklarımda çınlama kaldı, otopark sessizliğe büründü. Genç adam bile telefonunu kapattı.
“Baba seninle sürüyor,” diye net bir ses duyuldu.
Çocuk yavaşça anma yamasını buldu, üç hafta önce yaptırdığımız Şimşek Mehmet’in yamasını, harfleri tek tek okur gibi izledi.
“Sen Kartal’sın,” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Baba korktuğumda Kartal’ı bul demişti. Kartal sözünü tutar.”
Dünya hafifçe sallandı. Şimşek Mehmet, yirmi yıldır kardeşim gibi, binlerce kilometreyi birlikte katetmiş bir dostumdu. Birlikte pek çok kez birbirimizi kurtarmıştık, ama bir çocuğu, bir ailesi olduğunu hiç duymamıştım.
“Senin kocan Şimşek Mehmet miydi?” diye sordum, cevabın zaten belli olduğunu biliyordum.
O kadın başını salladı, sesini çıkaramadı. Can hâlâ yeleğime tutunmuştu ama artık daha sakin. Parmakları bir kez anma yamasına, sonra omzumdaki kartal işaretine, tekrar yamasına dokunuyordu.
“Babanın kardeşleri,” diye ekledi.
Tam o anda uzaktan gelen bir gürültü yükselmeye başladı. Tanıdık Harley motorlarının homurdanışı duyuluyordu. Güneş batıyordu, bu da demek ki akşam çayı için yine McDonald’s’a geliyorlardı; on beş yıldır aynı ritüel.
Büyük Ahmet ilk geldi, motoru fren yaptı, Can hiç irkildi, sadece yeleğimin yamalarını çizmeye devam etti. Ardından Yolcu, Anka, Örümcek ve Doğu sırasıyla otoparka giriş yaptı, motorlarını kapattı.
Hepsi beni yerde otururken, çocuğu yeleğime bağlanmış şekilde, yerde ağlayan anneyi gördü ve aniden bir şeylerin değiştiğini anladılar.
Anka ilk adımını attı, yavaş ve dikkatli. Can’ın başı aniden ona döndü, gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Alevler,” dedi Can, Anka’nın boyun dövmesine işaret ederek. “Baba Anka’da alevler varmış.”
Anka bir an durdu. “O, Mike’in çocuğu,” diye fısıldadı.
Bu bir soru değildi; birden bilmişti.
Can çevresine bakarak bir daire oluşturdu. Deri ve kot giymiş, sert görünümlü adamlar ona bakıyordu. Normal bir çocuk korkmuş olurdu, ama Can onları bir liste gibi inceliyordu.
“Büyük Ahmet,” dedi, Ahmet’in devasa sakalına işaret ederek. “Bıyık.” Parmakları Yolcu’ya kaydı. “Burada yara izi.” Kendi yanak çizgisini izledi. Sonra Doğu’ya: “Eksik parmak.”
Hepsi şaşkınlık içinde kaldı. Can hiç kimseyi tanımamıştı ama bizleri biliyordu. Şimşek Mehmet ona bizi tanıtmıştı.
“Baba eve geldi,” dedi Can, ve biz yaşlı motorcular gözlerimizde bir ateş hissettik.
Annesi sonunda sesi buldu. “Ben Ayşe. Mehmet… kocam… altı ay önce öldü.”
“Biliyoruz,” dedi Büyük Ahmet yumuşak bir tonla. “Cenazeye katılmıştık, seni görmemiştik.”
“Gitmedim,” dedi Ayşe, sesi boşlukta yankılandı. “Can değişikliklere, kalabalıklara dayanamaz. Mehmet öldükten beri konuşmadı, az yemek yedi, kimse ona dokunamadı.”
Can hâlâ yeleğime yapışmıştı, bir deniz kabuğu gibi.
“Doktorlar travma ve otizm dedi, bir daha konuşmayabilir diye,” diye devam etti Ayşe, gözyaşları hâlâ akıyordu. “Ama Mehmet her zaman…”
“Mehmet ne demişti?” diye sordum.
“Eğer bir şey olursa, Can seni bulsun. Kartal’ı bul. Ben bunu sadece bir söz sanmıştım. Mehmet son günlerde anlamsız şeyler söylemişti,” dedi Ayşe.
“Sen nasıl buldun beni?” diye sordum Can’a. “Nasıl tanıdın beni?”
Can’ın eli omzumdaki kartal yamaya yöneldi. “Baba bana resimler gösterirdi, her gece. Kartal işareti. Kartal sözü. Kartal yardım eder,” dedi.
Ayşe titrek elleriyle telefonunu çıkardı, bir fotoğraf gösterdi: Mehmet ve benim geçen yıl hayır koşusunda çekilmiş bir kare, kartal yamam net bir şekilde görünüyordu.
“Onun onlarca fotoğrafı var,” dedi Ayşe, ekranı kaydırarak. “Hepsinin fotoğraflarını Can’a gösterirdi, ona herkesin hikayesini anlatırdı. Sadece bir paylaşım sandım.”
“Bu sadece paylaşım değildi,” dedi Örümcek sessizce. “Mehmet ona bir hazırlık yapıyordu. Bizi sembollerle tanıtıyordu.”
Ayşe başını salladı, gözyaşları hala akıyordu. “Can otizmi yüzünden yüzleri ayırt edemiyor. Ama desenler, semboller, belirli detaylar ona kalıyor. Mehmet bunu biliyordu.”
“Yani biz sembol olduk,” dedim, anladım. “Yamalarımız, dövmelerimiz, belirgin özelliklerimizle tanınıyoruz.”
“Baba, motorcular söz tutar,” dedi Can, yeleğimi bırakıp hemen elimi tuttu. “Binmek ister misin?” diye umutla sordu.
“Can, hayır,” dedi Ayşe, “sen binemezsin.”




