İstanbul taksicisi gecenin son yolcusu için durdu, korna çaldı. Cevap yok. Tekrar korna çaldı. Hâlâ sessizlik.

İstanbul’da bir taksi şoförü, gecenin son yolcusuna doğru ilerlerken düdüğünü çaldı.
İkinci bir defa çaldı.
Yine sessizlik.
Gitmek isterken aracı kenara çekti, kapıya yürüyüp çaldı.

“Bir dakka,” dedi kırılgan bir ses.
Yavaşça gelen ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldı; karanlıkta 90’lı yaşlarda, çiçekli bir elbise ve ince bir şapka takan, 1940’ların film yıldızı gibi görünen minik bir kadın belirdi. Yanında ince bir naylon çanta vardı. Dairenin içinde zaman donmuş gibiydi; mobilyalar çarşafla örtülmüş, saat yok, bulaşık yok, sadece köşede eski fotoğraflar ve cam eşyalarla dolu bir kutu.

“Bagajımı arabaya taşıyabilir misiniz?” diye nazikçe sordu.

El ele yürüyerek taksiye doğru çıktılar. Kadın defalarca teşekkür etti.

“Bir şey değil,” dedi şoför. “Yolcularımı annemi gibi karşılamaya çalışırım.”

Taksinin içinde adresi verdi, ardından tereddüt etti.

“Beni şehir merkezinden geçirir misiniz?”

“En kısa yol değil,” dedi adam.

“Umrumda değil. Bir huzurevine gitmek istiyorum,” diye fısıldadı.

Aynada kendi gözlerine baktı; gözleri hafifçe parıldıyordu.

“Ailem yok artık. Doktor, zamanım az diyor.”

Şoför sessizce metreyi kapattı.

“Nasıl bir güzergâh istersiniz?”

İki saat boyunca şehrin sokaklarını dolaştılar.
Kadının bir zamanlar asansör operatörü olduğu binayı gösterdi.
Yeni evli oldukları mahalleyi, henüz genç bir çiftin hayalini kurduğu sokakları gezdirdi.
Küçük bir kızken döndüğü eski dans salonunu hatırlattı.
Bazen yavaşlamasını ister, bir köşeye ya da eski bir binaya bakarak sessizce hatıralarında kaybolurdu.

Şafak söküp ilk ışıklar gözükünce, “Yorgunum, gidelim,” dedi.

Küçük bir bakım evine vardılar. İki bakım görevlisi bekliyordu. Çantayı içeri taşıdı; kadın zaten tekerlekli sandalyedeydi.

“Ne kadar borcum var?” diye cüzdanını uzattı.

“Hiç,” dedi adam.

“Yaşamak zorundasın,” diye itiraz etti.

“Başka yolcular var,” diye yanıtladı.

Düşünmeden eğilip ona sarıldı. Kadın sıkıca tutundu.

“Bir yaşlı kadına bir anlık sevinç verdin,” diye fısıldadı.

Şoför, soluk sabah ışığına doğru yürüdü. Arkasında bir kapı kapandı; bir hayatın son bölümü gibi sessiz bir ses.

O gece başka bir yolcu almadı. Sadece düşüncelere dalmış bir şekilde sürmeye devam etti.

“Ya sabırsız bir şoför olsaydı? Tek bir düdük çalayıp kaçsaydı?” diye düşündü.
O an, hayatında yaptığından daha değerli bir şeyin olmadığını fark etti.

Çoğu zaman büyük olayların hayatı şekillendirdiğini düşünürüz.
Fakat en değerli anlar, sessizce, küçük bir iyilikle ve bir gülümsemeyle gelir.

Bir zamanlar taksi şoförleri arasında bu hikâye bir efsane gibi dolaşırdı. Genç bir sürücü duyar duymaz şöyle derdi:
“Birkaç saatimi harcıyorum da, ne işe yarıyor ki?”

Yaşlı bir meslektaşı ona yanıt verirdi:
“Saati ne zaman birinin son hatırasına dönüşür, kimse bilemez.”

Herkes acele etmenin, daha çok kazanmanın, daha çabuk varmanın peşinde koşar.
Bazen durup dinlemek, yanına oturmak gerekir.

İşte bu anlar, bir başkasının tarihine işlenir, bizimkine de dokunur.
Bir gün hayatımız sorulduğunda, para ya da kilometre sayısı değil, yüreklere ısı katan o “küçük büyük” davranışlar akla gelir.

İyilik çok şey istemez; sadece varlık ve dikkat ister. O da sıradan bir günü, yaşanması gereken bir ana dönüştürür.

Rate article
Lifequest
İstanbul taksicisi gecenin son yolcusu için durdu, korna çaldı. Cevap yok. Tekrar korna çaldı. Hâlâ sessizlik.