Bir yıl boyunca gizemli bir hastalıktan seyreldim, dün ise damadımın beyaz bir tozu şekerlik kutusuna serpdiğini gördüm. Çiçek desenli ince porselen şekerlik, hep olduğu gibi mutfak tezgahında duruyordu ama artık zehirli bir yılan gibi gözümde canlanıyordu.
Dün, o an, kocamın eşi Elif, melek gibi bir gülümsemeyle küçük bir paketten beyaz tozu şekerliğe dökerken izledim.
İşte bir yıl… Sürekli yorgun, kafamda sis, sürekli mide bulantısı… Doktorlar “yaşlanma” ve “psikosomatik” diye açıklıyordu. Ben de neredeyse onlara inanmaya başlamıştım. Ama asıl sebep mutfak masasındaydı.
— Anne, yine bir şey yemediysen? — Elif’in sesi şurup gibi ağır, boğucu bir tonla sızıyordu. — Güçlü olman lazım, Deniz çok endişeli.
Karşıma yulaf lapasıyla dolu bir tabak koydu. Şekerliğin içinde bir paket beyaz toz hâlâ göz alıyordu. O tozun erimesini izlerken sırtımdan bir soğuk yürüdü.
— Teşekkür ederim, Elif. Bir şey iştah etmem. — Sesim boğuk ama şaşırtıcı derecede kararlı çıktı.
— Ne yapıyorsun artık! Dediğim gibi, sen benim sözümü dinleyecektin. Deniz’in yüzü gülsün diye. — dedi.
O, tam karşıma oturdu. Mükemmel oje, büyük kahverengi gözlerinde şefkat dolu bakış. Bir an aklıma bir şeyler geldi; belki de hâlâ sadece hastalığın bir hayali midir diye düşündüm. Ama Elif’in, ben hâlâ yatakta iken, sessizce masanın yanına gizlice gidip bir paket tozu karıştırdığı anı net hatırlıyorum. O anda gülümsemiyordu.
— Elif, konuşmamız lazım — dedim, tabağı yanağa iterek.
— Tabii ki anne, dinliyorum. — dedi.
— Bence sen ve Deniz ayrı ayrı yaşamaya başlamalım. Kendi daireniz var zaten. — diye ekledim.
Gülümsemesi donuk kaldı, bakışı ise keskin bir hâle büründü. Sanki aniden bozulmuş bir makineye bakıyormuş gibi.
— Nasıl bizi yalnız bırakacağız? Bu hâlde bir adım bile atamazsın. Deniz asla buna izin vermez. Seni çok seviyor. — dedi. O “seviyor” kelimesini, sanki bir asa gibi vurguluyordu. Aslında tam da o asa bizleri köşeye sıkıştırıyordu.
Deniz, annesini bir melek gibi koruyan, Elif’i ise bir koruyucu meleği sanan oğluydu.
— Sadece huzur istiyorum — dedim içtenlikle.
— Bu senin sözlerin değil, hastalığın — dedi nazikçe. — Seni tekrar ayağa kaldıracağız. Bu arada Deniz harika bir noter buldu, bir bağış sözleşmesi düzenleyelim dedik. Sonra, belki… o işleri kolayca halledebiliriz, sadece senin rahatın için. — diye sürdürdü.
Elif, geleceğimi, ölümümü ekmek alır gibi konuşuyordu. Adeta kurbanını avlayan bir yırtıcı gibi.
— Düşüneceğim. — diye yanıtladım.
Akşam, Deniz ve Elif sinemaya gitmeyi planlarken, ben eldiven giydim, şekerlikteki tüm tozu bir poşete boşalttım. Çöp kovasında Elif’in getirdiği o küçük paketi buldum; hâlâ bir miktar toz kalmıştı. O tozu dikkatlice bir ilaç kavanozuna doldurup sakladım.
Artık bu mücadele hayatın değil, ölümün savaşıydı. Zayıf kalmak değil, kör oğluma koruyucu bir anne olmaya karar vermiştim. Hayatım tam bir casusluk gerilimiydi; sadece kendim pişirdiğim yemekleri yiyip mutfakta kapalı kalıyordum.
Elif’in sorularına hep “Diyet yaptım, doktor tavsiye etti” diye cevap veriyordum. Tabletleri sadece kendi eliyle açtığım paketlerden alıyordum. Elif izliyordu, şefkat masken de yırtılmaya başladı. Bir kere tansiyon haplarımı ona başka bir hapla değiştirdiğini gördüm.
— Aman anne, sadece yardımcı olmak istedim, kutuları karıştırdım galiba — diyerek elini yakaladığımda çırpıyordu.
Akşam bir konuşma yaptım Deniz’le.
— Anne, ne oluyor? Elif diyor ki paranoya var. Sen de ona ilaçlarını karıştırdığını söylüyorsun. Biliyorsun, o gece gece uyuyamıyor, en iyi doktorları bulmaya çalışıyor, sen…
— Elif beni kandırıyor.
— Kes şunu! — Deniz ayağa kalktı. — O da kendi dairesinde oturup bizimle uğraşmazsa çok daha kolay olur. Bunu benim için, senin için yapıyor! Neden bizim şefkatimizi kabul etmiyorsun? — dedi.
Onun gözlerine baktım, dinlemediğini anladım. O, sadece bir yaşlı delilik gibi algılayacaktı.
En dramatik an noterle geldiği gündü. Düşmedik bir anda içeri girdiler.
— Anne, sürpriz! — dedi Elif, “Bu da Noter Mehmet Bey. Bağışı geciktirmeyeceğiz.” — diye hafifçe gülümseyerek.
Deniz gözlerini kaçırıyordu, ama boyun eğdi. O an kitabı yavaşça kapattım.
— Şaşırtıcı bir tesadüf, bu sabah eski bir tanıdığım İsmail Avukat’la konuştum. Bana, “durumunda, her türlü anlaşmayı ses kaydıyla tut” dedi. Telefonun üzerindeki kırmızı ışık yanıyordu, kayıt aktifti. — dedim.
Elif’in yüzü bir anda değişti, gülümsemesi yerine vahşi bir grimsi ortaya çıktı.
— Neden? — hırladı.
— Sadece kendi gelişimim için — dedim, sesimi Deniz’e çevirdim. — Deniz, ben hiçbir şeyi imzalamayacağım. Mehmet Bey, zaman kaybettirdiğiniz için özür dilerim. — dedim.
Elif’in bakışı nefretle alevlendi, oyunun kurallarının değiştiğini anladı.
O olaydan sonra saklandı. Ama ben bunun sadece bir sessizlik olduğunu hissetmezdim. Yakında, hastaneden yorgun ve sinirli dönerken odama açılan kapıyı gördüm, içeri rüzgar gibi kağıt hışırtısı doluyordu.
Elif zeminde oturmuş, mektuplarımı, fotoğraflarımı, Deniz’in çocuk resimlerini yırtıyordu. “Neden bu saçmalık?” diye bağırdı, dönmeden. “Yakında hiç işe yaramaz.” O anda içimde bir şey öldü, ama aynı anda yeni bir buz gibi bir keskinlik doğdu: “Yeter”.
Sükunetle mutfağa gittim, ellerim titremedi. Kavanozu alıp tozu bir kupa içine koydum, üzerine sıcak su döktüm. Döndüğümde Elif temkinli bir bakış attı.
— Çay getirdim, yorgun görünüyorsun.
— Korkuyor musun? — gülümsedim. — Haklısın.
İsmail Avukat’ı aradım, o da Deniz’i değil, beni aradı.
— İsmail Avukat, talimatlarınızı uyguluyorum — dedim. Sonra Deniz’i aradım.
— Oğlum, hemen gel! Elif içeri kilitlendi, artık yaşayamayacağını haykırıyor, bir şey içti! — diye bağırdım.
Sesim çatalla, Elif bir an için dondu.
— Ne diyorsun, yaşlı cadı? — bağırdı Elif. — O bayıldı! Kupa kırıldı! — diye çığlık attım, çayı yere attım.
Elif çamur gibi bir bakışla kalakalırken, artık anladı ama çok geçti. Ben sandalyeye oturup bekledim.
Deniz odanın içine soluk soluğa girdi, duvara çarpmış gibi solgundu. Gözleri bana, Elif’e, kırık camlara, yırtık fotoğraflara bakıyordu.
— Anne? Ne oldu? — dedi titrek sesle.
— O beni zehirlemek istedi! — Elif bağırdı. — Delirmiş! Beni öldürmek istiyor!
— Bu doğru mu anne? — diye sormuş, sesi titreyerek.
Ben sessizce yanına yaklaştım.
— Şuna bak, oğlum. Bana bakma, yere bak. İşte ilk ders kitabın, babamdan gelen mektup. O beni yok etmiyor, seni yok etmeye çalışıyor.
Deniz bir parçayı aldı, yüzü taş gibi dondu.
— Elif… neden?
— Bu şey sadece bir çöp! Yardım etmeye çalıştım! — diye bağırdı.
— Bu da yardım mı? — ben ona toz dolu kavanozu uzattım. — Bir yıl, Deniz, bir yıl bana bu tozla besledi.
Onun “iyi doktorların reçetelerini kaybettiği”, “başka şehre muayene götürmediği” anılarını hatırladım. Deniz kavanoza, sonra da Elif’e baktı; öfke, iğrençlik ve şok karıştı.
— Gerçek mi? — diye fısıldadı.
Elif sessiz kaldı. Kaybetti.
Kapı çaldı; polis değildi, iki güçlü adamla birlikte İsmail Avukat ve bir takım araştırmacılar içeri girdi.
— Ben Avukat Ayşe Hanım’ın vekili, İsmail — kendini tanıttı. — Zehirleme girişimini ve olası dolandırıcılığı belgelemek istiyorum. Şüpheli, Elif’in sistematik olarak sağlığınıza zarar verdiği yönünde. Kavanozu ve yerdeki örnekleri alın.
Elif yere yığıldı, acıdan değil, mahvoluşundan.
Deniz ve ben yalnız kaldık. O dizlerine oturup parçaları topladı, omuzları titriyordu. Ben onu teselli etmeye çalışmadım, sadece yanına oturup destek oldum. İkimiz de uyanışın bedelini çok ağır ödedik, ama sadece o zaman acı tatlı bir karışıma dönüşebiliyorduk.
Üç yıl geçti. Bazen bu korkunç olayın başka birinin başına geldiğini düşünüyorum. Aynaya baktığımda yorgun bir gölge değil, net bakışları olan güçlü bir kadın görüyorum.
Sağlık yavaş yavaş geri geliyor, beraberinde huzur da. Ruhsal huzur, en değerli şey.
Elif, cinayet teşebbüsü suçundan hapse atıldı.
Deniz uzun süre yürürken sanki kırılmış bir yük taşıyormuş gibi; çok konuştuk, gözyaşlarıyla. Affını istedi, gördüğünü, duymadığını, inanmadığını; ben kin tutmadım. O da benim gibi bir kurban, sadece zehir onun kalbine, benimkine değil, kalbine saplandı.
Bu yara onunla birlikte kalacak, ama onu daha olgun, daha dikkatli yaptı. Bir yıl önce Deniz bana Katya’yı getirdi. Sıcak bakışları, sakin bir kız.
Onu izlerken içimde bir şüphe vardı, sahte bir şey bekliyordum ama yoktu. Katya, bana uğramak ya da beğenilmek için çaba harcamıyordu; sadece varoluyordu. Sevdiği kitapları getiriyor, sessizce yanımda oturuyordu; pencereden dışarı bakarken sessizlik bile sıcak geliyordu.
Bugün pazar. Evimiz tarçın ve elma tatlısı kokuyor; Katya benim tarifimle bir şarlata yapıyor.
— Anne, fırın kabı kabardı mı? — sesini duydum.
Mutfakta Deniz ve Katya fırının yanında duruyordu, ama birbirine sarılmışlardı, kabarın nasıl bir mucize gibi olduğunu izliyorlardı. Mutlulukları gösterişsiz, gerçekten içten.
— Kabardı, canım, ne kadar da güzel — dedim gülümseyerek. — En önemli şey, fırını erken açmamak.
— Hatırlıyorum, doktor dedi ki, o inatçı bir şey. — dedi Katya.
O da hatırlıyor, duyuyor; benim tecrübem onun için çöp değil, bir değer.
Çay içmek için oturduk. Deniz masaya yeni, beyaz bir şekerlik koydu. Ben sakin bir şekilde bir kaşık şeker ekledim, korku yoktu artık. Anladım ki insanlar neler yapabilir, ama birlikte olduğumuzda bilgi de, gerçek sıcaklık da gelir.
— Anne, düşündük, hafta sonu yazlık eve gidelim mi? — Deniz, Katya’yı elinden tutarak söyledi.
Ben oğluma baktım; artık derin bakabiliyor. Yanındaki eşi, ışık getiren bir kadın. Anladım ki kırılmadık, temizlendik.
Ve bu sessiz, gerçek mutluluk en büyük bir ödül.




