7 Şubat, 2025
Bu akşam hastane yatağımda bir fısıltı duyuyorum. “Sen yok olduğunda ne olacak?” diye soruyor Elif, damadım Mehmet’in eşi, bilmediği bir sesle kulağıma. Nefesi ucuz kahve kokusuyla dolu, sıcak ama gözümde hâlâ bir bulut gibi. Bütün bunları duyduğumu, ses kaydedicinin sessizce çalıştığını bilmiyor, ama ben her sözü hafızama kazıyorum.
Küçük, soğuk dikdörtgen bir kayıt cihazı göğsümün altına gizlenmiş; bir saat önce elime aldığımda hâlâ tıkırtısızdı. O an, Elif odaya oğlum İsmail’i getirirken içeri girdi. “İsmail, o hâlâ bir sebze gibi,” diye haykırdı Şebnem, sesini pencereye yönelterek. “Doktor kulaklık yok dedi. Ne bekliyoruz?”
İsmail’in ağır bir iç çekişini duyuyorum. Benim tek çocuğum.
“Şebnem, bu doğru değil. O benim annem,” diye fısıldadım içimde.
“Ben senin eşin!” diye bağırdı o, aniden sesini yükselterek. “Normal bir evde yaşamak istiyorum, bu çatı katı gibi bodrumda kalmak yerine. Annen yetmiş yıl boyunca bu evde kaldı, artık yeter.”
Sarsılmadım. Derin bir uyku taklidi yaparak nefesimi eşitledim, gözlerim kapanmadan içimdeki alevler kül gibi söndü. Kalan tek şey buz gibi bir berraklıktı.
“Emlakçı bugün fiyatların iyi olduğunu söylüyor,” diye sürdürdü Şebnem, işlevsel bir tonla. “Şehir merkezinde iki odalı daire, yeni tadilatlı…”
Bunu duyunca aklımda bir hayal belirdi: şehir dışına bir mülk, yeni bir araba, belki bir köşk. “İsmail, uyan! Bu bizim şansımız!” diye bağırdı. İsmail sessiz kaldı; sessizliği onun onayını andırıyordu, bir türlü söylenmiş ihaneti içinde taşıyan bir onay.
“Yazlık sarımsak çeşidi, Avrupa menşeli. İndirimli,” diye tekrarlayan bir reklam sesi aklıma geldi. Şebir çalan bir ilan gibi. “Eşyalarını atacağız; işe yaramaz çömlek, kitaplar… Sadece antikalar kalır, bir değerleme uzmanı çağırırım.”
Bu sözler beni hafifçe gülümsetti. Değerleme uzmanı… O hâlâ benim planlarımı bir hafta önce hâlâ yaparken ne yapabileceğimi bilmez. Değerli eşyalar zaten güvenli bir yerde, belgeler de aynı.
“Tamam,” dedi İsmail üzgün bir sesle. “Sen nasıl istersen yap. Bu konu hakkında konuşmak zor.”
Şebnem bir kez daha alçak bir sesle fısıldadı: “Endişelenme, ben hallederim, senin ellerin kirlenmesin.” Yatak kenarına yaklaştı ve bakışları bir buz keskinliğiyle taradı. Sanki benim varlığımı bir engel olarak görüyordu, yok olması gereken bir şey.
Elimdeki kayıt cihazının soğuk gövdesini sıkıca kavradım; bu sadece bir başlangıçtı. Henüz bilmedikleri bir geleceğin kapısını arıyordum.
Bir hafta geçti; damla damla sıvı, tekdüze bir sessizlik ve benim sahte tiyatrosum. Şebnem ve İsmail her gün hastane odasına giriyordu. O, telefon ekranına bakıp gerçeklikten kaçmaya çalışırken, ben hareketsiz bedenimle karşısında kalakalmıştım. Şebnem ise odada kendini evinde gibi hissediyor, arkadaşlarıyla yüksek sesle gelecekteki ev üzerine konuşuyordu.
“Üç yatak odalı, büyük salon, bahçe… Tasarımcıyı çağıracağım, kayınvalidemi de… Hastanede durum kötü, hayatta kalamaz,” diye bağırıyordu. Her kelimesi bir kayıt cihazına düşüyordu, koleksiyonum büyüyordu.
Bugün sınırı aştı: dizüstü bilgisayarını yanına alıp yatağımın yanına oturdu, İsmail’e dağınık bir ev fotoğrafı gösterdi. “Baksana ne kadar güzel! Şömine de var. İsmail, beni dinliyor musun?”
İsmail ayaklarını yere basmadan, sadece yere bakarak yanıt verdi: “Dinliyorum, ama garip… Burada onunla…”
“Ne zaman bekleyeceğiz?” diye sordu Şebnem, aceleyle. “Emlakçı yarın alıcıları getirecek, daireyi en iyi hâliyle göstereceğiz.”
Gözlerinde insani bir parıltı yoktu; sadece soğuk bir hesap vardı. “Eşyalar… Dün başladım, dolapları boşaltıyorum. Eski elbiselerin… Hepsini bağışlayacağız.”
Benim eski elbiselerim, yüksek lisansımı savunurken giydiğim, babamın bana teklif ettiği elbiseler… Her biri bir hatıra kırıntısıydı. Şebnem onları bir çöp yığını gibi atıyor, geçmişimi silerek kendi geleceğini inşa ediyordu.
İsmail aniden döndü: “Neden dokundun? Belki o istiyordu…”
“‘İstedi’ mi?” diye bağırdı Şebnem. “O artık bir şey istemiyor. İsmail, artık çocuksun. Geleceğimizi inşa ediyoruz.”
Şebnem çekmeceyi açtı, içinde ıslak mendiller ve hap kutuları buldu. “Belgeler burada mı? Pasaport? İşlem için lazım.”
Tam o sırada hemşire içeri girdi: “Ayşe Hanım, enjeksiyon zamanı.”
Şebnem aniden yumuşak bir ifade takındı: “Tabii, tabii. İsmail, hadi gidelim, prosedürü bozmayalım. Anne, yarın geliyoruz,” diyerek elimi okşadı. Dokunuşu bir solucan gibi derime sürtündü.
Onların ayak sesleri koridorun sonunda kaybolana kadar gözlerimi açmadım. Mükemmel bir çaba ile kayıt cihazını durdurdum, “7” numaralı dosyayı kaydettim. Sonra yastığımın altında saklı bir düğmeli telefonu buldum; uzun zamandır bana sessizce yardım eden eski dostum ve avukatım, Kemal Demir…
Numarayı çaldım, aklımda sadece bir kez hatırladığım bir numara. “Alıyo, Selam,” dedi karşı taraftan sakin bir ses. “Semen, bir plan başlat. Zaman geldi.”
Ertesi gün tam üçte bir saat geçince kapı çaldı. Şebnem gülümseyerek kapıyı açtı; karşısında şık bir çift ve bir emlakçı vardı.
“Hoş geldiniz, özür dileriz, küçük bir karmaşa var, taşınma hazırlığı,” dedi emlakçı. Misafirleri oturma odasına götürürken şehir manzaralarından ve komşulardan bahsetti. İsmail duvara yaslanmış, yüzü kül gibi soluk.
“Bu daire kayınvalideme ait,” dedi Şebnem hüzünle. “Maalesef durumu çok ciddi, doktorlar umudunu yitirmiş.”
Biz hâlâ bir huzurevi düşünmemizi önerdik; bu duvarlar geçmişin çok fazla anısını taşıyor. Şebnem dramatik bir duraklama yaptı, misafirleri etkileyici bir sahneyle karşılaştırmak istiyordu.
Tam o anda kapı bir kez daha açıldı, çalan bir zil yoktu. Yavaşça bir tekerlekli sandalye içeri sürdü, içinde ben oturuyordumdan. Hastane pijamaları yerine koyu mavi ipek bir cübbe giymişti, saçlarım topuzda, dudaklar hafif bir rujla süslenmiş, bakışlarım soğukkanlı ve kararlıydı.
Arkamda Kemal duruyordu, yüksek bir takım elbiseyle kapıyı nazikçe kapattı. Şebnem donmuş, gülümsemesi sildi. İsmail daha da kıvrıldı, gözleri odada çıkış yolu arıyordu. Alıcı çift ve emlakçı şaşkınlıkla bakıyordu.
“İyi günler,” sesim düşük ama keskin bir şekilde boşluğu deldi. “Sanırım adresi karıştırdınız; bu daire satılık değil.”
Alıcı çifti utangaç bir özürle arkasına çekildi. “Yanlış anlaşılma, damadım fazla heyecanlı,” dedim. “Kayınvalidemi çok seviyorum ama burada bir şey satamıyoruz.”
Şebnem birden uyanmış gibi: “Anne? Nasıl buradasın? İzin yok!”
“Ben istediğimi yaparım,” diye baktımda hava daha da soğudu. “Özellikle birinin izinsiz girdisiyle.”
Telefonumu çıkardım ve çaldırdım. Kayıt cihazından tanıdık bir hışırtı ve sessiz bir ses yükseldi: “Sen yok olduğunda ne olacak?”
Şebnem yüzü çarşaf gibi soluklaştı, ağzı açık ama ses çıkarmıyordu. İsmail yere çöküp elleriyle yüzünü kapattı.
“Büyük bir kayıt koleksiyonum var, Şebnem,” dedim sakin bir şekilde. “Hayallerin, satılan eşyalar, değerleme uzmanı… Tüm bunlar bir rapor olacak. Hatta dolandırıcılık suçlamalarıyla ilgili bir makale bile.”
Kemal bir dosya uzattı: “Ayşe Hanım, bu sabah sizin adınıza bir genel vekâletname imzaladım ve polis tutanağı hazırladım. Aynı zamanda tahliye ihtarı gönderdim. Moral zarar ve hayat tehlikesi gerekçesiyle 24 saat içinde eşyalarınızı toplamalı ve daireyi boşaltmalısınız.”
Belgeler masanın üzerine düştü, hafif bir hışırtıyla. Bu, dönüm noktasıydı; geri dönüşü olmayan bir son.
Şebnem öfkeyle bağırdı: “Hakkınız yok!” parmağını bana vurdu. “Bu İsmail’in dairesi! O burada ikamet ediyor! Mirasçı!”
“Eski mirasçı,” diye ekledi Kemal belgeleri incelerken. “Yeni vasiyetnameye göre, Ayşe Hanım’ın tüm mal varlığı genç bilim insanları için bir vakfa bağışlanıyor. Eşiniz maalesef bu kapsama girmiyor.”
Bu, son vuruşumdu. Şebnem’in gözlerindeki son umut kıvılcımı sönmüş, İsmail’e bir nefret bakışı attı, sanki her şey onun suçuydu.
İsmail nihayet duvara gömülmüş bedeninden ayrıldı, gözyaşlarıyla dolu bir yüzle bana baktı. “Anne… özür dilerim. Ben istemedim. Bu onun… onun zorladı beni.”
Ben ona baktım, kırk yaşındaki bir adamın, kendi kararlarını kadının gölgesinin arkasına sakladığını gördüm. Sevgi, annelik sevgisi, hastane odasında, eşinin fısıltısıyla öldü. Geriye sadece buruk bir hayal kırıklığı kaldı.
“Kimse seni susmaya zorlamadı, İsmail,” dedim, sesim dengeli, neredeyse kayıtsız. “Kendi seçimini yaptın. Şimdi onunla yaşamalısın.”
“Peki, nereye gideceğiz?” diye sordu Şebnem, sesi korku ve öfke arasında titredi. “Sokağa mı çıkacağız?”
“Kiralık bir daireye sahiptiniz, oraya geri dönebilirsiniz. Ya da başka bir yere. Artık benim sorumluluğum değil,” diye yanıtladım. “Bu artık benim mülküm değil.”
Şebnem çantaya eşyaları atmaya başladı, bağırarak lanetler yağdırdı. İsmail ortada donmuş, kaybolmuş bir halde duruyordu.
“Anne, lütfen,” dedi tekrar. “Anladım, değişeceğim.”
“Değişmek asla geç değildir,” diye onayladım. “Ama benim evimin kapıları sizin için artık kapanmıştır. Sonsuza dek.”
İsmail başını eğdi, son bir kez anladı ki bu bir oyun değil, bir karar. Bir saat içinde odadan çıktılar, kapıların kilidi çaldı. Kemal bana yaklaştı.
“Ayşe Hanım, vakfa gerçekten emin misiniz? Her şeyi geri alabiliriz,” diye sordu.
Hayır dedim. “Hayır. Hayatımın geride kalanını bir fayda için kullanmak istiyorum, kavga için değil.”
O başını salladı, vedalaştı ve odada yalnız kaldım. Koltuğun kol dayama kısmına, kitap raflarının kenarına yavaşça elimi sürdüm. Burada bir şey değişmedi; ben değiştim. Artık sadece her şeyi affeden bir anne değil, kendi evreninin sınırlarını çizen bir kadın oldum.
Ve bu yeni evrende, bir zamanlar “Sen yok olduğunda ne olacak?” diye fısıldayan o ses artık sadece bir hatıradan ibaretti.




