ONLAR İÇİN BEN ZULÜMDÜM… BUGÜN İSE ARTIK KÜÇÜK PARÇALARIM İÇİN DUALAR EDİYORLAR

Bugün bir kez daha gözlerim önünde filizlenen eski anıları taradım; benim için utanç kaynağı olan aile, şimdi ise benim can yakıcı bir fedakârlığımı talep ediyor.

Kendi kaleme aldığım bu günlüğe, seneler öncesine dair bir özet bırakıyorum.

Ben, Mehmet, toprak rengi tenim ve yorgun ellerimle onlara, “çırpınan çamur” gibi hatırlatıyordum ne kadar zor bir hayatın içindeydik. Kardeşim Ahmet, aydınlık bir güneş gibiydi; beyaz tenli, düz saçlı ve annemizin dediği gibi “her kapıyı açan bir gülümseme” taşıyan. Ben ise onun gölgesi, köklü bir geçmişin alçak hatırasıydım.

Aynı çatı altında büyüdük, ama iki ayrı evrende. Ahmet’i İstanbul’da İngilizce ve bilgisayar kurslarına gönderirken, ben babamın küçük tarlasında, ekmeğimizi kazanan tek ellerden biri olmaya mahkum edildi. “Sen tarlada iyisin, Mehmet. Bir öküz kadar kuvvetlisin,” derdi babam; övgüden çok bir mahkumiyeti andıran bir ağızdan. Ben akıllı ya da ince ruhlu bir çocuk değil, sadece kaba bir çırpıda iki koldu.

Annem Fatma ise benden daha da acımasızdı. Çiftlikten toprakla lekeli, alnı terlemiş bir halde eve döndüğümde, dudaklarından “Sana bak, çamur içinde bir işçi çocuğu! Zengin ev sahibinin çocuğu değilsin,” diye bir sızı çıkarıyordu. “Hemen yıkan, Ahmet’in yeni silinmiş halısını kirletme.” Ahmet hiç süpürmez, koltukta kitap okur; ben ise soğuk suyla sırtımda çöl gibi bir temizlik yapar, hem toprağı hem de utanmayı yıkarım.

Bana gerçekten bakan tek kişi, babamın kardeşi Yusuf amcaydı. O, “karanlık koyun” olarak adlandırılan bir marangoz, annemin “ilerlemeyi reddeden” tanımına uymuyordu. Bir gün çitin tamiri yaparken, amcam yanımda oturdu ve “Annen neden Ahmet’i tercih ediyor senin yerine?” diye sordu, kelimeleri kırmadan.

Başıma bir de bir kum saati gibi düğüm düğüm düştü. “Çünkü o, senin annenin evlenmek istediği adamın kopyası; sen ise bizim gibi, ter kokan işçilerden birisin. Ama bu seni zehirlemeye bırakma, evlat. Bir erkeğin değeri unvanlarda değil, elleriyle inşa ettiği şeyde saklıdır.” dedi, elleri benim gibi nasırlıydı.

En çarpıcı kırılma, on sekiz yaşımda geldi. Aile benden önce Ahmet’i, başkentteki özel bir üniversiteye kabul ettiklerini söyledi. Babam “Ahmet bizim geleceğimiz, o düşünür, sadece terlemez. Bu yüzden topraklar Ahmet’in adına geçecek, okul bitince kendi işini kurması için sermaye olsun,” dedi. O an sanki yer yerim yırtıldı; çocukluğumun tek değerli hazinesi olan tarlam, kardeşimin hayallerine hizmet etmek için elimden alınıyordu.

“Benim hakkımda ne?” diye sızlandırdım.
Annem beni en soğuk bakışıyla baktı: “Senin zaten bir işin var. Çalışkan bir işçi her zaman bulunur. Nankör olma; bu aile için en iyisi.”

O gece uyumadım. Şafak sökmek üzereyken birkaç gömleği çantaya doldurup Yusuf amcanın evine gittim; veda etmedim, çünkü onlar için ben zaten çoktan giden bir hayalden öte bir şeydim. Amcam sorusuz bir çatı, bir tabak yemek ve atölyesinde bir köşe bana sundu. “Burada alttan başlarsın, talaş süpürmekle,” dedi. Süpürdüm, öfkeyle, acıyla, ellerim kanayana kadar. Marangozluğun inceliğini, ahşabın asiliyetiyle tanıdım ve yıllar içinde atölye büyüdü. Ben sadece çırak değil, amcamın ortağı oldum; küçük tadilatlarla başladık, sonra tek katlı evler, sonunda büyük inşaat projeleri. Amcam kalp, ben motorduk.

Öte yandan ailemin haberleri uzaktan bir yankı gibi çınladı. Ahmet onurla mezun oldu ama “işi” hiç kalkmadı. Satılan topraklardan bir kısmını lüks bir arabaya ve gezilere harcadı, kalanını dolandırıcılık projesine yatırdı, borç içinde kaldı. Görünüşle yaşamayı sürdürdü, ailesi ise yaşlılık ve yorgunluk içinde bu aldatmacayı savunmaya çalıştı.

Yusuf amca iki yıl önce vefat etti, geride bir miras ve “Nereden geldiğini asla unutma” sözü bıraktı. Bu miras, benim çabamla bir servete dönüştü.

Geçtiğimiz ay babamın titrek sesini duydum: “Mehmet, evimiz ve kalan tarlalar icra takibi altında, Ahmet kaçtı, borç ödenmez bir hal aldı.”

“Oğlum,” diye mırıldandı, “yardıma ihtiyacımız var. Sen bizim tek umut ışığımızsın.”

Dün eski yemek masasında toplandık, beni mahkûm eden aynı masa. Annemin gözleri yırtık bir örtüye takılmıştı, babam eski bir adam gibi titriyordu. Ahmet yoktu, korkak bir gölge gibi.

“Biz sana bir şey isteme hakkımızın olmadığını biliyoruz,” diye fısıldadı Fatma, gözyaşları kırışmış yanaklarından süzülürken. “Ben sana kötü bir anne oldum, gururum kör etti. Ama bu toprak senin, Mehmet. Büyükbabanın toprağı.”

İlk defa onu bir kadın olarak değil, yenilmiş bir yabancı gibi gördüm. Soğuk sözcüklerini, yalnız çocukluğumun yalnızlığını hatırladım. Pencereye yöneldim, bir zamanlar benim dünyam olan toprağa baktım.

“Borcu satın alacağım,” dedim nihayet. Oda bir an nefes aldı, annem “Teşekkür ederim evlat, teşekkür ederim” diye ağladı.

Dönüp onlara baktım, sesim kararlı, titrek bir an bile yoktu.

“Borcu ödeyeceğim ve her şeyi alacağım. Ama yanılmayın. Bu toprak sizi kurtarmak için değil, bir adamın beni bir yük yerine bir evlat olarak görmesi onurunu anmak için.”

Toprağı aldım, evime dönmek için değil, onların bir daha geri dönmeyecekleri bir yuva kurmak için.

Bu yolculuktan çıkarak öğrendim ki: Gerçek değer, başkalarının gözlerinde parlayan bir yıldızda değil, kendi ellerimizle döktüğümüz toprakta, kendi içimizdeki kararlılıkta yatar. Günlüğümde bu satırları bırakırken, hayatımın bir dönüm noktasına işaret ediyor ve kendime söz veriyorum: Ne kadar zor olursa olsun, köklerime sadık kalacak ve kendi ışığımı kendi çabamla yakacağım.

Rate article
Lifequest
ONLAR İÇİN BEN ZULÜMDÜM… BUGÜN İSE ARTIK KÜÇÜK PARÇALARIM İÇİN DUALAR EDİYORLAR