Bugün, karımın hastaneden taburcu olduğu sabah, yanındaki komşumuzun da yardımıyla arabayı kiraladık ve onu evimize taşıdık. “Her adı gibi güzel bir gelecek seni bekliyor, yalnızca hayata tutun. Ben de elimden geleni yapacağım, bırak beni yalnız, canım güvercim,” dedim ona, sesi titreşiyordu.
İlayda, 35 yaşında, hâlâ bir kadının mutluluğunu tatmadığını düşünüyordu; kader ise başka bir plan yapmıştı. Biz, neredeyse kırk yaşına gelmişken tanıştık. Ben üç yıldır dul, o ise hiç evlenmemiş ama bir oğul babasıydı. Köyde gençliğinde yakışıklı, esmer Okan ile bir aşk yaşamıştı. Okan evlenmişti ve sözleri boşmuştu; eşi bile bir gün gelerek “Kızım, başka bir ailenin huzurunu bozma” demişti. Genç ve tecrübesiz İlayda pes etmiş, çocuğunu yalnız bırakmıştı.
İlayda bir oğul dünyaya getirdi: Efe. O, onun tek tesellisi, neşesi oldu. Efe iyi yetişti, derslerinde başarılıydı ve liseyi bitirince Ekonomi Üniversitesi’ne girdi. Ben de ara ara evine uğrayıp evlenme teklif ederdim; o ise tereddütlüydü, ama bana karşı bir çekim vardı. Bir akşam Efe annesine şöyle seslendi: “Anne, artık evde kalmayacağım. Amcam Mehmet güvenilir bir adam. Sadece seni incitmesin, tek istediğim senin mutlu olman.” Amcamın oğlu da aynı fikri paylaştı.
Böylece evlenip küçük bir kutlama yaptık. İlayda köy kütüphanesinde çalışıyordu, ben ise bir ziraat mühendisi olarak tarlalarla uğraşıyordum. Birlikte ev işlerini yürüttük, hayvanlarımızı besledik, bahçemizi işledik. Birbirimizi sevip saydık; tek eksik, ortak bir çocuğumuzun olmamasıydı.
İki evlat evlendi, torunlarımız geldi. Bayramlarda çocuk ve torunlara ev yapımı yumurta, tereyağı, yoğurt, domuz ve tavuk yemekleri hazırlardık. Misafirler evimize akın eder, Mehmet. O akşamlar, yıldızların altında, “Hayat bize ne getirirse görelim, mutlu olmayı unutmadan” derdik.
Geceleri, yorgun çift olarak yatağa uzandığımızda, her biri içinden “Bir önce ölsem de yalnız kalmayayım” diye fısıldar gibiydi. Zaman geçti, yıllar iz bıraktı. Bir sabah, İlayda çorba kaynatırken bayıldı; bir inme geçirmişti. Komşuların yardımıyla ambulansı çağırdık, doktorlar “Yürüme yetisi kaybolmuş, diğer fonksiyonlar yerinde” dediler. Efe ve eşi para gönderip ilaç aldı, bir gün de ziyarete geldi.
Artık arabamı kiraladım, hastaneden dönen karımı komşumuzla birlikte eve taşıdım. “Her şey yoluna girecek, sadece yaşamaya devam et. Ben her şeyi halledeceğim, beni yalnız bırakma, canım güvercim,” diyerek ona moral verdim. Bir ay sonra, İlayda tekerlekli sandalyeye oturdu, mutfakta bana yardım etmeye başladı; patates, havuç, fasulye yıkıyor, ekmek de pişiriyorduk. Akşamları, kış yaklaşıyor, odun kesmekte zorlanıyorum diye şikayet eder, “Belki çocuklar bizi kışa kadar tutar, baharda rahat ederiz,” derdik.
Hafta sonları Efe ve karısı Elena gelince, evin her köşesini inceler ve şöyle der: “Annemizi bir hafta içinde alacağız, oda hazırlayacağız.” Ben ise “Biz asla ayrılmadık, çocuklar nasıl böyle?” diyerek içim yanardı. “Eskiden güçlüydük, şimdi ise her şey değişti,” dedi Elena, “Belki oğlumuz da sizi yanına alır, birlikte kalacağız.”
Efe ve karısı evlerine döndüğünde, ben ve İlayda derin bir iç çekişle ne yapacağımızı düşündük. Geceleri uykusuz kaldık, uyanınca aynı kaderi tekrar görmek istemedik. Bir sonraki hafta sonu, iki oğlumuz geldi, eşyaları toplamaya başladık. Ben, İlaydanın yanına oturup gençliklerimizi anımsadık, gözlerim doldu, ona sarılarak fısıldadım: “Affet beni, belki çocuklarımızı yetiştirmekte eksik kaldık. Beni bağışla, seni seviyorum.” İlayda elini uzatmaya çalıştı, fakat gücü kalmamıştı. Ben arabaya binip gözyaşlarımı silerek yol aldım; artık silmek bırakmadım.
Oğlumuz ve karısı, komşumuzla birlikte İlaydayı torpille sardı, onu evden dışarı doğru, ayakları öne bakacak biçimde çıkardılar. İlayda, “Bu da bir sembol,” diye düşündü, ama direnişi yoktu; babam arabayla uzaklaştıktan sonra hâlâ hayata tutunamamıştı. Hastalık akşamına kadar dayanamadı.
Bir hafta geçti; güzel bir sonbahar günü, Anneler Günü’nde, ruhlar dünyasında buluştuk. İlayda ve ben, başka bir diyarda yeniden kavuştuk. Bu uzun yolculuktan öğrendiğim tek şey şudur: Sevgi, zor zamanlarda bile umudun ışığını yakmalı; yoksa yalnızlık içinde kayboluruz.




