Masaya oturduğumda, dışarıdan bakıldığında sanki bir evsiz gibi göründüm; ama konuşmaya başladığımda kafede herkes suskunlaştı.
İçeri girdim, çamurla kaplıydım, gömleğimin yakası yırtılmış, çenemde toz tozu vardı, sanki yeni yeni yıkılmış bir binanın enkazından çıkmışım gibi. Kimse beni durdurmadı, ama selam da vermediler.
İnsanlar bana bakıyor, fısıldıyordu. Yan masada iki kadın, oturumlarının bozulacağını sandılar ve arka tarafa çekildiler.
Ben tek başıma oturdum, hiçbir şey sipariş etmedim. Tek bir peçete çıkardım, sanki çok değerli bir şeymiş gibi dikkatle önümde yerleştirdim ve ellerime bakmaya başladım.
Bir garson çekinerek yanına geldi:
— Efendim, bir şey mi istersiniz? — diye sordu.
Ben sessizce başımı salladım.
— Açım sadece — dedim. — Şimdi Altı Sokak yangınından geliyorum.
Oda bir an sessizliğe büründü. Altı Sokak yangını o sabah bütün haberlerde yer almıştı. Üç katlı bir apartman yanmıştı. Can kaybı yoktu; iki kişi, itfaiyeler gelmeden binanın arka çıkışından kurtarılmıştı. Kim oldukları kimseye açıklanmamıştı.
Tam o sırada deri ceketli bir kız kalktı. Beş dakika önce gözlerini devirdiği birine şimdi yaklaştı ve…
Deri ceketli kız, gözleriyle bir an bana bakıp, masama oturdu, sanki tüm hayatı boyunca beni tanıyormuş gibi seslendı:
— Günaydın, bir kahvaltı ısmarlamamı ister miyim? — diyerek cüzdanını çıkardı.
Ben yavaşça göz kırptım, sanki duymamışım gibi. Sonra hafifçe başımı salladım. Garson tereddütle siparişi aldı: krep, gözleme, çay… hepsi benim siparişim değildi.
— Adın ne? — diye sordu kız.
Ben tereddütle: — Kerem — dedim.
Bu ses tonuyla bir uydurma isim gibi de duyulabilirdi; ama sesimdeki yorgunluk gerçekti.
Kız gülümseyerek: — Ben de Defne — dedi.
Ben gülümsemedim, sadece başımı hafifçe onayladım ve ellerime bakmaya devam ettim, sanki korkunç bir anıyı hatırlıyor gibiydim.
— Bu sabah haberlerde gördüm, birisi iki kişiyi kurtarmış. Kapalı bir yan merdivenle, ki o da kapalıymış diyormuşlar. — dedi Defne.
— Evet — yanıtladım, hâlâ avuç içimi izleyerek. — O merdiven tam kapanmamıştı; sadece duman çok fazlaydı. Duman içinde insanlar panik yapıyor.
— Sen mi? — diye sordu.
Omuz silktim. — Oradaydım.
— Orada mı yaşıyordun? — diye sordu Defne.
Ben baktım, öfkeyle değil, yorgunlukla. — Tam olarak değil. Boş bir daireyi işgal ettim. Orada olmamam gerekmezdi.
Yemekler getirildi. Defne artık soru sormadı, tabağı önümde bıraktı ve: — Ye, — dedi.
Bıçak-kaşık kullanmadım, ellerimle yedim; adabın kurallarını birden unuttum gibi. İnsanlar hâlâ bakıyordu, fısıldıyorlardı ama sesleri kısılmıştı.
Göz yumurtasını bitir Defne bakışlarıyla bir şey ekledi:
— Bağırdılar. Kadın yürüyemiyordu. Oğul yaklaşık altı yaşındaydı. Düşünmedim; sadece… onları yakaladım.
— Sen onları kurtardın — dedi Defne.
— Belki. — dedim. — Bir kahraman mı?
Ben kuru bir kahkaha attım:
— Hayır, sadece dumanın kokusunu duyduğum bir adamım; kaybedecek bir şeyim yoktu.
Defne konuşacak bir şey bulamadı, yemeğimi bitirince aynı peçeteyle ellerimi sildim, katladım ve cebime attım.
Kız ellerimin titrediğini fark etti:
— İyi misin? — diye sordu.
Ben başımı salladım. — Tüm gece ayakta durdum.
— Gitmek için bir yerin var mı?
Cevap vermedim.
— Yardıma ihtiyacın var mı?
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım:
— İnsanların genelde sunduğu yardıma ihtiyacım yok, farklı bir şey lazım.
Bir süre sessiz oturduk. Defne sonra sordu:
— Neden boş bir dairede yaşıyordun? Evsiz miydin?
Ben kırılmadan:
— Eskiden orada oturuyordum. Her şey başlamadan önce.
— Ne demek? — diye sordu.
Gözlerimi masaya diktim, sanki yanındaki tahta liflerinde cevap saklıymış gibi.
— Geçen yıl eşim öldü, bir trafik kazası. Sonra evimi kaybettim, kabullenemedim.
Defne boğazında bir düğüm hissetti:
— Çok üzgünüm — dedi.
Ben bir kez daha başımı salladım, kalktım:
— Yemek için teşekkür ederim.
— Daha kalmak ister misin? — diye sordu.
— Burada olmam gerekmiyor.
Dönerken Defne tekrar ayağa kalktı:
— Bekle.
Karanlık, ama dikkatli bir bakışla bana baktı:
— Sadece kaybolmuş gibi görünme. İnsanları kurtardın, bu önemli.
Ben hüzünlü bir gülümseme ile cevap verdim:
— Bu, bu gece nerede uyuyacağımı değiştirmez.
Defne dudağını ısırdı, kafeye baktı, hâlâ bizi izliyordu.
— Benimle gel — dedi.
Ben kaşlarımı kesti:
— Nereye?
— Kardeşimin yönettiği bir barınağa. Küçük, mükemmel olmasa da sıcak ve güvenli.
Kız sanki ay ışığını uzaya uzatıyormuş gibi bana baktı:
— Neden yapıyorsun?
Defne omuz silkti:
— Bilmiyorum. Belki babamı anımsatıyordur. O mahalledeki çocukların bisikletlerini tamir eder, hiçbir şey istemezdi; sadece verir.
Yüzüm hafifçe titredi. Sözcüksüz peşinden yürüdüm.
Barınak eski bir caminin alt katında, üç ev bloğu uzakta bulunuyordu. Isıtma aralıklı, yataklar sert, kahve ise karton pakette, ama personel güleryüzlüydü ve kimse Arda’ya (Kerem’in adı) yerinin olmadığını düşünmüyordu.
Defne biraz daha kaldı, yeni gelenleri kaydetmeye yardım etti. Arada Arda’ya bakıyordu; o sadece bir sandalye üzerine oturmuş, boşluğa dalmıştı.
— Ona zaman tanı — dedi kardeşi Mert. — Böyle adamlar uzun süre görünmez kalırlar. İnsan olmak için zamana ihtiyaçları var.
Defne başını salladı, yüksek sesle söylemedi; ama kararını verdi: her gün gelmeye, Arda’nın bir gülümsemesi görüne kadar.
Haberler hızla yayıldı. Yangın kurtulanları da ortaya çıktı. Genç bir anne, Ayşe, ve oğlu Deniz. Gazetecilere, bir adamın onları kalın dumanın içinden dışarı çıkardığını, çocuğu kendi ceketine soktuğunu, “Nefesini tut” dediğini anlattılar.
Barınağa bir haber ajansı kamyonu geldi. Mert onları geri gönderdi:
— Henüz hazır değil.
Defne telefonunu çıkardı, Ayşe’yi, internette buldu. Buluşunca sessiz, duygulu bir an. Ayşe ağladı; Deniz ise Arda’ya bir resim verdi: iki çubuk insan el ele tutuşmuş, altında büyük, eğik harflerle “Beni KURTARDIN” yazıyordu.
Arda ağlamadı, ama elleri yine titredi. Resmi bantla duvarın yanına yapıştırdı.
Bir hafta sonra bir adam, takım elbiseli, barınağa girdi. İbrahim Yıldız, yanan apartmanın sahibi, kendini tanıttı.
— O insanı bulmak istiyorum, beni kurtaranı — dedi. — Borçlusuyum.
Mert köşeye işaret etti:
— Orada.
İbrahim İbrahim’e doğru yürüdü, Arda yavaşça, biraz sakarca ayağa kalktı.
— Duydum ne yaptığını — dedi. — Kimse sorumluluk almadı, sen de bir şey istemedin. Bu yüzden sana inanıyorum.
Arda sadece başını salladı.
— Şöyle bir teklifim var: bir binam var. Orada oturacak kişi arıyorum; düzeni sağlayacak, temiz tutacak, ara sıra tamir edecek. Kendi dairenini alacak, ücretsiz.
Arda göz kırptı:
— Neden ben?
— Çünkü sen, binalarımda sadece yardım arayanların olmadığını gösterdin; insanlara değer verdiğini hatırlattın.
Arda tereddüt etti.
— Aletim yok.
— Sana veririm.
— Telefonum yok.
— Alırım.
— Sosyal ilişkilerim zayıf.
— Sorun değil, sadece güvenilir ol yeter.
Üç gün içinde Arda barınaktan bir spor çantası ve hâlâ katlanmış resimle çıktı.
Defne ona sıkı sıkıya sarıldı:
— Tekrar kaybolma, tamam mı?
Arda gülümseyerek cevap verdi:
— Kaybolmayacağım.
Aylar geçti. Yeni yeri ona yakıştı; biraz yıpranmıştı ama onundu. Duvarları boyadı, boruları tamir etti, dışarıdaki terk edilmiş çiçek yatağını bile düzenledi.
Defne hafta sonları ziyaret etti.
Ayşe ve Deniz de gelirdi; kurabiye, boyama kitabı, “normal hayat” parçaları getirirlerdi.
Arda eski bisikletleri tamir etmeye başladı, sonra çim biçme makinelerini, sonra radyoları. Mahalle sakinleri ona “tamir edebilirsen sakla” notlarıyla eşya bırakırdı. Bu, her sabah uyanmasını sağlardı.
Bir gün bir adam tozlu bir gitar getirdi.
— Teller lazım — dedi. — Belki işine yarar.
Arda gitarı eline almış gibi cam gibi tutuyordu.
— Çalar mı? — diye sordu adam.
— Eskiden çalar, — fısıldadı Arda.
O akşam Defne, çatıdaki oturma alanında, Arda’yı yavaşça telleri çektiğini izledi.
— Biliyor musun — dedi kız —, artık bir efsaneye dönüşüyorsun.
Arda başını salladı:
— Sadece herkesin yapabileceğini yaptım.
— Hayır, Arda — fısıldadı Defne —, sen o şeyi yaptın ki, çoğu insan asla cesaret edemezdi.
Sonra bir dönüş geldi. Bir sabah bir mektup geldi, kuryeyle, belediyeden.
Arda’ya bir toplumsal ödül verilecekti. İlk başta reddetti; alkışa ihtiyacı olmadığını söyledi.
Defne onu ikna etti:
— Kendin için değil, Deniz için. Herkes için, bir zamanlar kendini görünmez hissedenler için.
Arda, ödül ceketi giydi, podiumun önüne çıktı, Defne’nin yardımıyla hazırladığı kısa konuşmayı okudu. Sesinde titreme vardı ama bitirdi. Sahneden inince izleyiciler ayakta alkışladı, uzun bir ayak takdiri.
İkinci sırada oturan birisi, Arda’nın yıllardır görmediği kardeşi, Nikita’yı gördü.
Tören sonrası Nikita, gözyaşları içinde:
— Haberde adını gördüm — dedi. — Umudumu kaybetmiştim. Özür dilerim, o… o gün yanında olamadığım için.
Arda hiçbir kelime söylemedi, sadece Nikita, onu kucakladı.
Her şey mükemmel değildi; hiçbir şey mükemmel değildi. Ama bu iyileşmeydi.
O akşam Arda çatıdaki bankta Defneyle oturdu, yıldızları izledi.
— Sence bu tesadüf mü? — diye sordu. — Neden o binada vardım, bağırışlarını duydum.
Defne bir an düşündü:
— Bence evren bazen bize bir şans daha verir, olmamız gereken yer olmak için.
Arda başını salladı:
— Belki de öyle… belki bir şans daha bulurum.
Defne başını omzuna dayadı:
— Başaracaksın.
Ve Arda yıllar önce bunu inandı.
Hayat garip bir şey; hep başlangıç noktasına döner. En karanlık anlar bile güzel bir büyümenin yolunu açar. Ve çoğu zaman, fark etmediğimiz insanlar, tüm ağırlığı omuzlarında taşırlar.
Bu hikaye sana dokunduysa, birine paylaş; bir damla umut ihtiyacı olan birine. Ve unutmadan, beğenmeyi de; herkes görülmeyi hak eder.




