Karanlıkta Kalan Işık
En soğuk kışın ortasında, İstanbul’un yıkık binalarla dolu eski mahallesinin dilsiz, aç gözlü sokaklarında, genç bir Yahudi anne, çocuğunun kaderini sonsuza dek değiştirecek bir karar verdi. Kıtlık hâkimdi. Sokaklar hastalık ve korkunun kokusunu taşıyordu. Giden trenler, geri dönüşsüz bir veda gibi, bir bir ağırlıyordu. Duvarlar sıkıca kapanıyordu.
Ama o karanlıkta, bir son ufuk ışığı buldu; kendisi için değil, yeni doğmuş bebeği için bir çıkış.
I. Soğuk ve Korku
Rüzgar, bıçak gibi kesiyor, kar tüm enkazı ve cesetleri beyaza bürüyordu. Sema, kırık pencereden dışarı bakarken, yeni doğmuş oğlunu göğsüne sarıyordu. Küçük İshak henüz birkaç aylıktı ve ağlamazdı; o mahallede bir bebek çığlığı, ölümün küncünden bir davet gibiydi.
Sema eski günleri hatırlıyordu: anne-babasının kahkahaları, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu, cumartesi sabahlarının neşesi. Hepsi açlık, hastalık ve geceleri topuk sesleriyle gelen korkuya yerini vermişti.
Sözlü haberler hızla yayılıyordu: yeni bir baskın, yeni bir isim listesi. Kimsenin sırası ne zaman geleceği belli değildi. Sema, birkaç ay önce kocasını, Davut’u, ilk toplu sürgünlerden birinde kaybetmişti. O günden beri yalnızca İshak’la hayatta kalıyordu.
Mahalle bir tuzak haline gelmişti. “Koruma” adı verilen duvarlar artık demir parmaklık. Gün geçtikçe ekmek azalıyordu, su kirleniyordu, umut ise ufukta bir nokta gibi kayboluyordu. Sema, üç başka anne ve çocuklarıyla aynı odada kalıyordu; hepsi sonun yaklaştığını hissediyordu.
Bir gece, çatıların gıcırdadığı bir soğukta, komşusu Meryem fısıldadı:
—Polonyalı adamlar var, kanalizasyon işinde. Aileleri çıkarıyorlar… bir bedel karşılığında.
Umudun ve dehşetin bir kıvılcımıyla Sema, bu bir tuzak mı diye düşündü ama kaybedecek bir şey kalmamıştı. Ertesi gün, Meryem’in bahsettiği adamları bulmaya gitti.
II. Anlaşma
Buluşma, bir ayakkabıcı dükkanının altındaki nemli bir bodrumda gerçekleşti. Deri ve rutubet kokusu arasında Sema, Janusz ve Piotr adındaki iki Polonyalı kanalizasyon işçisini tanıdı. Çehreleri çetin, gözlerinde ise işin ağırlığı ve bir tutam pişmanlık vardı.
—Herkesi çıkaramayız —diye kısık sesle uyardı Janusz—. Devriye sık, gözler her yerde.
—Sadece çocuğumu —fısıldadı Sema—. Ben için bir şey istemiyorum. Sadece… onu kurtarın.
Piotr, yumuşak bir bakışla baktı:
—Bebek mi? Risk çok.
—Biliyorum. Ama kalırsa ölür.
Üçü, devriye değiştiğinde bir gece İshak’ı bir metal kovaya sarıp, bir kanal kapağının altına gizlemeyi planladı. Sema, mahallenin karanlık köşesine geri dönerken yüreği ağırlıktı. O gece uyuyamadı; çocuğunun minik bedenine bakıp sessizce gözyaşlarını yuttu. Bırakmak zorunda kalacak mıydı?
III. Veda
Seçilen gece, taşların bile inlediği bir soğukla geldi. Sema, annesinden kalan son sıcak yorganı İshak’ın üzerine sardı, alnına bir öpücük kondurdu:
—Büyü, ben göremeyeceğim bir yerde.
Sokakların boşluğunda, gölgeler ve askerler arasında yürüdü. Belirlenen noktada Janusz ve Piotr zaten oradaydı. Sözsüz bir anlaşma gibi Janusz, kanal kapağını açtı; koku dayanılmazdı ama Sema tereddüt etmedi.
İshak’ı kovaya koydu, iyice sarıldı. Titrek elleri, soğuğu değil, kalbinin ağırlığını titretiyordu.
—Seni seviyorum, asla unutma.
Piotr, kovayı yavaşça aşağı indirdi. Sema nefesini tutup çocuğunun karanlıkta kayboluşunu izledi. Gözyaşı akıtmadı; ağlasa, geri dönemezdi. Çocuğu için bir şans bırakmıştı, kendi sonunu ise kabullenmişti.
IV. Yeraltı
Kova, karanlık derinliklere indi. İshak sessizdi, sanki anları kavramış gibi. Piotr, kararlı elleriyle çocuğu göğsüne bastırdı, soğuğa ve korkuya karşı bir kalkan gibi.
Kanalizasyon bir labirent, pislik içinde bir gölgeydi. Janusz, hafızası ve içgüdüsüyle yön bulmadı. Her adım bir tehlike, Alman devriyeleri, ihanetçiler, sonsuza dek kaybolma ihtimali…
Bir süre sonra bir çıkışa ulaştılar; duvarların ötesinde Polonyalı bir aile onları bekliyordu. Direnişin ilk halkasıydı burası.
—Onu koru —dedi Piotr, yorganı İshak’a verirken—. Annesi çıkamadı.
Zehra adındaki kadın gözyaşları içinde onayı verdi; o andan itibaren İshak da onların çocuğu oldu.
V. Borçlu Bir Hayat
İshak, gizli bir hayat içinde büyüdü. Zehra ve eşi Marek onu kendi evlatları gibi yetiştirdi, kimliğini korumak için “Jakup” adını verdi. Annesinin yorganı tek mirası, bir hazine gibi saklandı.
Savaş acımasızdı; bombalar, açlık, uzun süren korku. Ama aynı zamanda bir ninni, ekmek kokusu, sıcak bir kucaklama da vardı. Jakup, Marek’in kurtardığı eski evlerden tozlu kitaplarla okuma öğrendi; Zehra ona sessiz dua etmeyi, ses çıkarmamayı ve şüpheli adımlara saklanmayı öğretti.
Yıllar geçti, savaş bir nefes gibi sona erdi; pek çok isim bir gölge gibi kaybolmuştu. Jakup on yaşına geldiğinde Zehra gerçeği anlattı:
—Sen burada doğmadın, evlat. Annen cesur bir kadındı, seni bize vererek seni kurtardı.
Jakup, hatırlamadığı bir anneye ağladı, ama Zehra ve Marek’in sevgisi bir anne sevgisi kadar gerçekti.
VI. Gölgedeki Kökler
Savaş sonrası da antisemitizm bir çamura dönüşmedi. Zehra ve Marek, Jakup’u dedikodulardan, bakışlardan, tehlikeli sorulardan korudular. Annesinin yorgun yorganı hâlâ onun tılsımıydı; gizlice çıkarıp dokunurken, kadının yüzünü hayal ederdi.
Jakup okudu, çalıştı, evlendi, çocuk sahibi oldu. Kökenini sessizce sakladı; yorgun bir gölge gibi peşini bırakmadı. Çocukları büyüdükçe, dünya değişti ve o, onlara gerçeği anlatmaya cesaret etti.
—Benim hayatım bir yabancıların cesaretiyle dokundu, bir kanalizasyonun derinliğinden bir aileye uzandı, —diye anlattı. Çocukları sessizce dinledi; varlıklarının bir mucize olduğunu anladılar.
VII. Dönüş
Yaşlanmış bir adam olarak Jakup, eski mahallenin yerini bulmak istedi. Şehir yeni bir isim, yeni bir yüz almıştı; ama kalbinde her şey aynı kalmıştı. Yorganı valizine koyup tek başına yürüdü. Eski sokakları gezdi, artık yıkık olmayan binaların arasında, Zeynep’in mektuplarında bahsedilen eski kanal kapağını buldu.
Paslanmış bir metal kapağın önünde kırmızı bir gül çıkardı, koydu:
—Burada hayatım başladı, anne. Burada sona erdin.
Gözyaşları yanaklarından süzüldü. Mezarlık yok, fotoğraf yok, taşınmaz; sadece bir sevgi eylemi kalmıştı. Uzun süre orada durdu, soğuk rüzgarın yüzüne dokunuşunu hissetti; geçmişi nihayet bırakabildi.
VIII. Sevginin Yankısı
Eve dönerken kalbi hafifledi. Büyükannesine, torunlarına anlattı; “Gerçek aşkın adı yoktur, ama eylemlerde, sessizlikte, devam eden yaşamda yaşar.” diye öğüt verdi. Her yıl, kurtuluş yıldönümünde, yorganın üzerine kırmızı bir gül koyar, annesine en büyük teşekkürünü sunardı.
Sema’nın, adı anılmayan bir annenin hikayesi, torunlarının gözlerinde, haberin yankısında, ışığın ulaşamadığı yerde bir gül gibi her kış yeniden açardı.
Epilog
İstanbul’un eski bir kanal kapağının dibinde, kışın her geldiğinde kırmızı bir gül belirir. Kim koyar, ne amaçla koyar bilinmez; ama görenler anlar ki, ışığın hiç ulaşamadığı bir köşede, ölümün bile yenildiği bir sevgi öyküsü yatar. Ve böylece, isimsiz bir annenin fedakârlığı efsane olur, en derin karanlıktaki ışığın yolu olduğunu hatırlatır.




