15 Mayıs 2025, Perşembe
Bugün, hayatımın en çarpıcı anını bir günlüğe dökmek istiyorum; bir zamanlar eksik bir parça, şimdi tamamlandı.
Ben, Ahmet Yıldırım, İstanbul’un Çekmeköy ilçesindeki geniş bir çiftlikte oturuyorum. Yaklaşık yirmi yıl önce, Türkiye’nin en büyük siber güvenlik firmalarından birini kurarak, iş dünyasında bir imparatorluk inşa ettim. Zenginlik, prestij ve büyük bir araziye sahip olmak bana her şey gibi geldi; ama evimin içinde hâlâ bir boşluk vardı. En pahalı şaraplar ve değerli tablolar bile o eksikliği dolduramıyordu.
Her sabah, işime gitmek için eski Şişli sokaklarından geçiyorum. Son zamanlarda, bir fırının vitrininde, yerel düğün fotoğrafları sergileniyormuş. O vitrin köşesinde, on yıl önce çekilmiş, benim ve eşi İrem’in düğün fotoğrafı asılıydı. Fotoğrafı, fırın sahibinin kız kardeşi, yarı zamanlı fotoğrafçı, çekmişti; ben de o mutlu günün hatırasını sergilemesi için izin vermiştim.
Fakat o mutluluk uzun sürmedi. Düğünümüzden altı ay sonra, sevgilim İrem bir sabah ortadan kayboldu. Hiçbir not, hiçbir iz bırakmadı. Polis, kaybı “şüpheli” olarak nitelendirdi, ancak delil yetersiz olduğu için dava kapandı. O günden beri evlenmedim, işime gömüldüm ve dijital bir kale inşa ettim; ama kalbim hâlâ “İrem nereye gitti?” sorusuyla titriyordu.
Bir Perşembe sabahı, yağmur damlaları çatıları öptükçe, iş toplantısına doğru arabamı sürerken, fırına yaklaştım ve trafik yavaşladı. Camdan dışarı baktığımda, 10 yaş civarında, çıplak ayakları ıslak kaldırımda duran bir çocuk gördüm. Çocuk, vitrin içindeki düğün fotoğrafına saplantılı bir şekilde bakıyordu. Aniden fotoğrafı işaret etti ve fırın satıcısına dönerek, “Bu benim annem,” dedi.
Nefesim bir anda kesildi. Camı yarıya indirdim; çocuğun ince yapısı, karışık koyu saçları ve üç beden büyük bir gömleği vardı. Gözleri, İrem’in avuç içi gibi ela, içinde yeşil ışıklar taşıyan bir bakıştı.
— Ne dedin sen? — diye bağırdım.
Çocuk bir kez daha fotoğrafı işaret edip, “Gece bana şarkı söylerdi. Sesini hatırlıyorum. Bir gün birden kayboldu,” diye tekrarladı.
Arabadan indim, sürücünün uyarılarını dikkate almayarak yanına yürüdüm. — İsmin ne, evlat? — diye sordum.
— Efe — diye titrek bir sesle yanıtladı.
— Efe… — dizlerimin üstüne oturdum — Nerede yaşıyorsun?
Efe gözlerini yere indirdi. — “Hiçbir yerde değil. Bazen köprünün altında, bazen tren raylarının yanında,” dedi.
— Annen hakkında başka bir şey hatırlıyor musun? — diye devam ettim, sesimi sakinleştirmeye çalışarak.
— Gülleri severdi. Boynunda beyaz bir inci kolye vardı. — diye fısıldadı. O kolye, İrem’in annesinden miras kalan, tek bir inci tanesiydi; hiç unutulmaz bir hatıra.
— Peki, baban kim? — diye sordum.
Efe başını savurdu, “Hiç tanımadım,” dedi.
Fır, fırın sahibi kadın, bu sıkıntıyı duyunca yanımıza geldi. — Bu çocuğu daha önce gördün mü? — diye sordum.
— Evet, ara sıra gelir. Para ister mi? Hayır, sadece o fotoğrafa bakar. — diye onayladı.
Toplantıyı iptal ettim, asistanıma haber verdim ve Efe’yi yakındaki bir lokantaya götürüp sıcak çorba ve ekmek verdim. Yemek sırasında, Efe bir peluş ayı “Mert”den, yeşil duvarlı bir daireden ve annesinin gece şarkı söylediği anlardan bahsetti. Bu parçalar bir araya geldiğinde, aklımda bir bulmaca parçacığı eksik gibi hissettim.
DNA testi, şüphelerimi doğruladı. Üç gün içinde gelen sonuçta, %99,9 oranında ben ve Efe’nin biyolojik babalar olduğumuz ortaya çıktı. O an, kalbim bir anlığına durdu; o yırtık çocuğun gözleri, yıllar önce kaybolan İrem’in oğluydu.
İrem’in nereye, o altı ay içinde hamile kalmış olabilirdi; ama kimse bunu söyleyemedi. Olayların ardında neydi? Korku mu, bir tehdit mi?
İçişleri özel bir dedektif, eski polis memuru Mehmet Çelik’i görevlendirdim. Çelik, İrem’in kaybolduğu dönemdeki dosyayı incelerken, “Derrick Blan” adlı bir erkeğin ismini buldu; İrem’in eski sevgilisi, kontrolcü ve tehditkar biriydi. İddialara göre, İrem, Derrick’e karşı bir uzaklaştırma kararı çıkarmış, ama bu karar hiç işleme konulmamıştı. Muhtemelen Derrick, İrem’i tehdit etmiş, ona çocuğunu da alarak kaçmıştı.
İki yıl önce, bir sahilde bulunan bir ceset, İrem olduğuna inanılarak kimliklendirildi; fakat diş kayıtları karşılaştırılmadı ve gerçek İrem hâlâ hayattaydı. Sekiz yıl önce, bir kadın sığınağında “Marie” adıyla saklandığını öğrendik; o da İrem’ti. Sığınağın yöneticisi, ona “Efe”yi doğurmasına yardımcı olmuş, fakat bir gece gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuştu.
Bütün bu ipuçları beni Portland, Oregon’daki bir hapse götürdü. Burada, “İrem” adıyla tutuklu bir kadını gördüm; o, dükkan soygunu yaparken yakalanmıştı ve parmak izleri, kayıp kişi veri tabanına eşleşmişti. Göz göze geldiğimizde, yaşlanmış, solgun bir yüz gördüm; ama gözleri hâlâ aynı yeşil-ela ışıltısını taşıyordu.
Uçakla onun yanına koştum, camdan ona uzandım. Elim titredi, gözyaşlarım akıp gitti.
— “Öldün sandım,” diye mırıldandım.
— “Seni korumak zorundaydım,” dedi titrek bir sesle. “Derrick beni buldu. Kaçtım, ne yapacağımı bilemedim.”
İrem’i evimize getirdim, suçlamaları düşürdük, ona terapi imkanı sağladım. En büyük mutluluğum, Efe’nin annesiyle tekrar kucaklaşmasıydı; o an, yılların acısı içinde bir çiçek gibi açıldı.
Şimdi, o eski fotoğrafı fırının vitrininde hâlâ görüyorum. Eskiden bir kayıp simgesiydi; şimdi sevgi, dayanıklılık ve kaderin garip bir oyununu hatırlatan bir işarettir.
Bugün öğrendim ki; geçmişin gölgeleri ne kadar uzun olursa olsun, gerçeğin ışığı bir gün mutlaka ortaya çıkar. Kaybettiğimiz şeyleri aramak, bizi yeni bir aileye, yeni bir umutla buluşturur.
— Ahmet Yıldırım.




